24 Ocak 2013

YALI (SÂHİLSARAY, SÂHİLHÂNE)



Resim 8- XIX. yüzyılda Yeniköy yalıları



(SÂHİLSARAY, SÂHİLHÂNE)





Boğaziçi, Şirket-i Hayriye, Bayram Paşa Yalısı, Hekimbaşı Yalısı, Hekimbaşı Salih Efendi, Kadri Paşa Yalısı, Meşruta Yalı (Amcazade Hüseyin Paşa Yalısı), Said Halim Paşa Yalısı, Hasip Paşa Yalısı, Muhsinzade Yalısı, Fethi Ahmet Paşa Yalısı (Pembe Yalı), Tophane Müşiri Zeki Paşa Yalısı, Kıbrıslı Yalısı, Tahsin Bey Yalısı, Kont Ostrorog Yalısı, Şehzade Burhaneddin Efendi Yalısı, Zarif Mustafa Paşa Yalısı, Nuri Paşa Yalısı










Deniz kıyısına bitişik, çoğunlukla târihî ve ahşap ağırlıklı yapıdır. Terim günümüzde, yalıların en ünlüleri olan “Boğaziçi yalıları” ile eşdeğer anlamda da kullanılmaktadır.

Fotoğraf 82- Kuzguncuk yalılarından örnekler, Üsküdar / İstanbul

Geçmişte, "konut, ev, yapı" anlamı ile sınırlı kalmaksızın, "deniz kıyısı, sâhil" anlamını da içermiştir. Bodrum'daki Bitez Yalısı, kuş türü yalıçapkını, deyim olarak "yalı kazığı", "Yalı Kenarında Zülfüm Tararım" türküsü, Kırım'daki Yalıboyu bölgesi bu eski anlamın izleridir.

Osmanlı döneminde kıyılara inşâ edilmeye başlanan yalılar, Boğaziçi mîmârîsinin en seçkin örneklerinden olmuş ve yıllar boyunca İstanbul Boğazı ile özdeşleşmiştir. Yüzyıllar boyunca İstanbul Boğazı'nın iki yakasında yapılan yalılardan günümüze ulaşanların sayısı yaklaşık 360'tır. Yalıların en büyük özelliği leb-i deryâ (denize sıfır) konutlar olmaları olsa da, zaman içinde kimi yalılar gerek konut sâhiplerince mekân kazanmak için önleri toprak doldurularak, gerekse kıyı şeridine yol yapmak için belediye tarafından geri plana alınarak denizden kısmen uzaklaşmıştır.

Günümüzde büyük çoğunluğu hâlen eski hâllerini koruyan yalılar, hem İstanbul şehrinin, hem de Türkiye'nin en pahalı taşınmazları arasında yer alırlar. Boğaziçi yalılarının değerleri en yüksek olanları arasında Hasip Paşa Yalısı, Muhsinzâde Yalısı, Ahmed Fethi Paşa Yalısı, Tophâne Müşîri Zeki Paşa Yalısı, Kıbrıslı Yalısı, Tahsin Bey Yalısı, Kont Ostrorog Yalısı, Şehzâde Burhâneddîn Efendi Yalısı, Zarif Mustafa Paşa Yalısı ve Nûrî Paşa Yalısı vardır.



Osmanlı yalılarının mîmârî özellikleri sâhiplerinin sosyal sınıfına göre değişiklik gösterirdi. Müslüman yalıları arasında boşluklar bulunurken, Gayrimüslim yalıları ise genelde bitişik nizamda inşâ edilirdi. Yalılar genel olarak 2 ilâ 3 katlı olarak yapılır ve renkleri gülkurusuyla bordo arasında değişirdi. Gayrimüslim yalıları daha koyu renkler taşırdı. Bu renk geleneği son yıllarda değişmiş Boğaziçi yalılarının rengârenk boyandığı görülmüştür. Genelde balkon öğesi bulunmayan yalılarda bunun yerine geniş cumbalar kullanılmış ve yalıların tümünde kayıkhâne denen bir küçük iskele ile yalıların simgesi olan çiçek bahçeleri olmuştur.



Bizans devrinde boş tepeler ve kıyılardan ibâret bulunan Boğaziçi’nde Türkler, yazlık hayâtın en rahat ve güzel örneğini vererek kıyıları birbirinden güzel yalılarla süslemişlerdir.

Boğaziçi’nde, ilk yerleşimlerin başlangıcı, o zamanlar yazlık olarak kullanılan yalıların oluşumuyladır. XV. yüzyılda, Osmanlı devrinde yapılan bu yalılardan günümüze ulaşanı bulunmamaktadır. Günümüze gelebilmiş, Boğaziçi’ndeki en eski yalı Anadoluhisarı’nda Köprülüler Yalısı ya da Amcazâde Hüseyin Paşa Yalısı’dır. Günümüzde, 1700 yılında Amcazâde Hüseyin Paşa tarafından yaptırılan yalının yalnızca dîvanhânesi kalmıştır.

Yalıların, zamânında ahşap malzemeden yapılması ve de ahşabın çevre faktörlerinden olan suya dayanımının az olmasının yanında, sık çıkan yangınlar ve dönemlerindeki söndürme teknolojisinin yetersiz olmasından dolayı günümüze pek çoğu gelememiştir. Yazar Abdülhak Şinâsî Hisar da bu yitirilmişliği, “Boğaziçi Yalıları” kitabında; “Bütün eski Boğaziçi yalılarının nice husûsiyetleriyle henüz ayakta oldukları zamanlarda Boğaziçi de bu yalıların en tabiî bir muhitini teşkil ederdi” sözleriyle belirtmektedir. Değerli hocalarımızdan Prof. Dr. Haluk Sezgin, “…yalılar duruyor ama isimleri değişmiş. Artık prenses, hanım, paşa, bey ve efendi gibi sıfatla başlayan isimler neredeyse yok. Kayıkhâne yok. Kayık yok. Denize giren yok; yok ama yalı bahçelerinde yüzme havuzları var. Akıp giden zaman geri çevrilemez bir şekilde yaşam tarzını ve o yöreye özgü kültürü değiştiriyor…”, sözleriyle zamanla değişen koşullar ve yaşam biçimlerinden söz etmektedir.

Günümüze ulaşamamış yalılar hakkında en fazla bilgi, Avrupalı ressamların eserlerinden, gravürlerden, haritalardan, belli bir târihten sonra çekilmiş olan fotoğraflardan, Osmanlı’da XVII. yüzyılın Boğaziçi’ni anlatan Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi’nden, III. Selim devrinde bir ara başmîmarlık da yapmış olan Melling’in XVIII. yüzyıl sonlarını gösteren gravür ve panoramalarından öğrenilebilmektedir. Antoine-Ignace Melling’in (1763-1831) yapmış olduğu panoramalar, fotoğraf öncesi dönemin belgeleri arasında önemli bir yer tutmaktadır.

Fotoğraf 83- Galata Kulesi’nden Tophâne ve karşı tarafta Üsküdar Yerleşimi, Pascal Sebah, 1862

Fotoğraf 84-Kandilli’den Boğaz’ın Batı Yakası’nda Arnavutköy, Bebek, Rumeli Hisarı, Gülmez Kardeşler, 1890

Resim 9- İstanbul panoraması eskizi, Melling, XVIII. yy. sonu 


XVIII. yüzyıl sonlarından başlayarak, Boğaziçi’ndeki mevcut binâ ve yalı sâhipleri ve kirâcılarının adları ile gösteren Bostancıbaşı Defterleri önemli belgelerdir. Bostancıbaşı Defterleri dört adettir. Birincisi 1792 yılında düzenlenmiş olup orijinali kayıptır. Diğer üçü mevcut olup; biri III. Selim, diğeri II. Mahmut döneminden, sonuncusu da 1814-1815 yıllarına âittir. 1814-1815 yıllarına âit Bostancıbaşı Defteri’ne göre Boğaziçi’nde, Rumeli Yakası’nda 547, Anadolu Yakası’nda 276 olmak üzere toplam 823 yalı bulunmaktadır.

Boğaziçi’nde, Cumhuriyet’ten sonra toplumsal ve âile hayâtındaki değişim gibi yalı yaşantısı da değişerek geleneksellikten uzaklaşmıştır. Osmanlı döneminde yalı, yalnızca denize uzanan, ya da rıhtımı olan, haremlik ve selamlık mekânlarından oluşan bir yapı değildir. Saray geleneğinin bir uzantısı olarak, haremlik ve selamlıktan başka, hizmetlilerin konakladığı bölümler ve mutfak ayrı bir yapı olarak bahçede yer almaktadır.

Yalılar, sultan konutu, sâhilsaray olarak ortaya çıkmıştır. Yalıların zengin kesime hitap etmesinin sebebi ise, karayolu bulunmaması nedeniyle insan gücüne dayanan pahalı, zaman alan kayıklarla yapılan deniz ulaşımının olmasıdır. Yalıların içinde, günümüzde kapatılarak depo veya servis alanı olarak yalıya dâhil edilerek kullanılan kayıkhâneler bulunmaktaydı. Aristokratlar yalıları ısınma probleminden ötürü, yazlık konut olarak tasarlamışlardır.

1851 Yılında Şirket-i Hayriye adı verilen şehir hatları yolcu ve yük taşıma şirketi kurulduktan sonra Boğaziçi’nde aktif yolcu taşımacılığına başlanmıştır. Boğaz’da vapur iskelesi ve yakın çevresi kıyı yerleşiminin en hareketli olduğu bölgeler olmuştur. Boğaz’da genellikle, vapur iskelelerinin yakınında, dar parsellerde fazlaca sayıda yalı bulunmaktayken, iskeleden uzaklaştıkça, daha sâkin yerlerde ve geniş parsellerde büyük yalılar yer almaya başlamıştır.



Şirket-i Hayriye


1854'ten 1945'e kadar Boğaziçi'nde yolcu ve yük taşımacılığı yapan vapurculuk anonim şirketidir.

17 Ocak 1851'de Reşid Paşa'nın desteği ve dönemin pâdişâhı Abdülmecit'in onayıyla kuruldu. Şirketin özelliği Türkiye'de kurulan ilk anonim ortaklık olmasıydı.

Galatalı banker Manolaki Baltazzi, İngiltere'den yandan çarklı 6 vapur birden ısmarladı. Vapurların Türkiye'ye gelmeleri 1854'ü buldu. İlk zamanlarda Tersâne-i Âmire vapurlarıyla aralarında rekâbet olmaması için yalnız Eminönü ile Boğaz köyleri arasında sefer yapma hakkı verilen şirket, ilk seferini Üsküdar'a yaptı.

Şekil 30- Türkiye Denizcilik İşletmelerinin logosu

Fotoğraf 86- Şirket vapurlarından biri

Şirketin zaman içinde 77 vapuru oldu. Bunlardan 66 tânesi İngiltere'de, 6 tânesi Fransa'da, 2 tânesi Almanya'da, 1 tânesi Hollanda'da, 2 tânesi de İstanbul Hasköy'de inşâ edildi. Şirketin yolcu vapurlarından başka 3 tâne de kömür gemisi oldu. Şirket-i Hayriye'nin ilk kaptanlarının hemen hepsi, çoğu Rum olmak üzere Gayrimüslim’di. Şirkette Türk olarak ilk kez Beykozlu Rızâ Ömer Kaptan çalıştı.

Şirketin Avrupa yakasında Salıpazarı, Kabataş, Beşiktaş, Ortaköy, Kuruçeşme, Arnavutköy, Bebek, Rumelihisarı (Kayalar), Boyacıköy, Mirgûn (Emirgân), İstinye, Yeniköy, Tarabya, Kireçburnu, Büyükdere, Sarıyer, Yenimahalle, Rumelikavağı, Altınkum; Anadolu Yakası’nda da; Haydarpaşa, Salacak, Harem, Üsküdar, Kuzguncuk, Beylerbeyi, Çengelköy, Vaniköy, Kandilli, Küçüksu, Anadoluhisarı, Kanlıca, Çubuklu, Paşabahçe, Beykoz ve Anadolukavağı ile Haliç'te, Sütlüce iskeleleri vardı.

Şirket-i Hayriye, 1911'de Trablusgarp Savaşı, 1912'de Balkan Savaşı ve 1914'ten îtibâren de I. Dünyâ Savaşı yıllarında vapurlarının çoğunu ordunun emrine verdi. I. Dünyâ Savaşı sona erdiğinde toplam 10 tâne vapurunu kaybeden ve 5 vapuru da kullanılmaz hâle gelen şirket, iflâsın eşiğine geldi. Savaşın sonunda elinde ancak 18 tâne vapur kalan Şirket-i Hayriye, ancak devlet yardımıyla ayakta kalabildi.

Cumhuriyet'in îlânından sonra, 1944'te bütün vapurları, Hasköy'deki fabrikası, taşınır ve taşınmaz mal varlıklarıyla satın alınarak devletleştirildi. Vapurları ve mal varlığı Devlet Denizyolları İşletmesi'ne devredildi. 15 Ocak 1945'te çıkarılan 4517 Sayılı Yasa’yla, Şirket-i Hayriye, fiilen ortadan kalktı; Türkiye Denizcilik İşletmeleri adını aldı.



Doğan Kuban, “Kent ve Mîmarlık Üzerine İstanbul Yazılarından”’da yalılar hakkında şöyle demektedir:

Fotoğraf 85- Prof. Doğan Kuban (d. 1926)

“…tümüyle saray aristokrasisi ve çevresinin yarattığı bu yapı türü, sonradan zengin azınlık tüccarlarının, yabancı elçiliklerin de katıldıkları bir gösteri olmuştur. Rumeli kıyısında Karadeniz’e doğru çıktıkça yine yabancılarla karışık olarak, azınlıklar, Anadolu Yakası’nda ise Kuzguncuk, Çengelköy ve Kandilli dışında, devlet kademesinde daha alt düzeylerdeki mêmurların yalıları vardı. Genelde kente yakın olan kıyılarda saray mensuplarının, vezirlerin, Boğaziçi’ne çıktıkça devlet hiyerarşisinde daha alt düzeylerdeki mêmurların yalıları vardı. Fakat târihî yalı imgesi, sâhilsarayların yarattığı ve bugün yalnızca birkaç sarayda ve küçük yalıda ve daha çok kâğıtlar üzerinde kalmış olan imgelerdir. Bugüne çok niteliksiz örnekleri kalan bu mîmârî ortamın Boğaziçi’ne hâlâ bir nitelik kazandıran mîrâsı, korumakta güçlük çektiğimiz Boğaziçi korularıdır…”


Günümüzde Boğaziçi’nde târihî ve orijinalliğini yitirmemiş, korunabilmiş yalı yok denecek kadar azdır. Bu yalılar yerlerini apartman tipinde yapılara ve işyerlerine bırakmıştır. Boğaz sırtlarına doğru yapılan gecekondular da mevcut yeşil dokuyu tahrip etmiştir.

Prof. Dr. Haluk Sezgin, Boğaziçi’nin günümüzdeki durumunu şu sözleriyle ortaya koymaktadır:

“...geleneksel yalılar, kıyı şeridi içindeki veya yol gerisindeki konumları ve geri planları ile Boğaziçi siluetini oluştururlardı. Bu siluete yamaçlarda yer alan korular ve her biri deniz manzaralı ahşap evler de katılmaktaydı. Zamanla geri planın düzensiz yeni yapılar ile dolması kıyılardaki yalıların oluşturduğu görünümü de olumsuz etkilemiştir. Yüz yıl öncesindeki yalıların yaklaşık yüzde kırkı günümüze erişebilmiştir. Bunların bir kısmı restorasyon geçirmiş ve koruma altına alınmıştır. Bir kısmı ise kayda değer bir müdâhale geçirmeden yaşamlarını sürdürmektedirler. Ancak iyi korunamazlarsa zaman onları da yıpratacaktır...” 


Çelik Gülersoy’un, “Çağlar Boyunca İstanbul Görünümleri” kitabının önsözünde Boğaziçi ve orada yaşayan insanlardan, “…yüzyılların ormanları, papatyalı ve gelincikli kırları, yerlerini tek gözlü beton odalar denizine terk etmiştir… Bu şehirde yüzyıllarca oturmuş insanlar gibi yeşil ve sâkin çerçeveler içinde ömür sürmek yerine, yeni kuşaklar daha fazla kazanmak gibi, kalabalıkla kaynaşmak gibi, tabiata sırt çevirmek gibi değer yargıları kazanmışlardır.” diye söz edilmektedir.



Evliyâ Çelebi, büyük eserinde bu saraydan sâdece "Hanzâde Sultan Sarayı" diye bahseder. Fındıklılı Mehmed Ağa'nın (1658-1724) “Silahdar Târihi” adı ile bilinen eserinde ise sarayın bir yalı olduğu ve Üsküdar'ın Kuzguncuk tarafında bulunduğu yazılıdır.

Hanzâde Sultan, I. Ahmet'in (1603-1617) kızı olup Eylül 1623'te Sadrâzam Bayram Paşa ile evlendirilmiş, fakat paşanın 1638 târihindeki vefâtı ile dul kalmıştır. Beş sene sonra 1643'te Nakkaş Mustafa Paşa (ö. 1653) ile evlenen Hanzâde Sultan, 23 Eylül 1650 târihinde vefat ederek Ayasofya Câmii avlusundaki Sultan İbrâhim (1640-1648) Türbesi'ne gömülmüştür.

Yalı, Hanzâde Sultan’ın ölümünden sonra Kara İbrâhim Paşa'nın mülkiyetine geçmiştir. İbrâhim Paşa'nın 15 Aralık 1683 târihinden 18 Aralık 1685 târihine kadar süren iki senelik bir vezîriâzamlığı vardır. Azlinden sonra isyan edeceği yolundaki söylentiler üzerine Rodos Adası'na sürülmüş ve ertesi sene de orada îdam edilmiştir. İbrâhim Paşa, 18 Aralık 1685 târihindeki azlinden sonra yalısının harem dâiresi duvarı dibine 40.000 altını bir küpe doldurarak gömmüştü. Aradan yıllar geçmiş ve bu gömü işini bilen paşanın hazînedârı İbrâhim Ağa / Paşa (ö. 1708) ile hassa hasekilerinden Mustafa Ağa bu defîneyi ele geçirmek için aralarında anlaşarak 1696 senesi Martının bir günü yalıya misâfirliğe giderler. O gece orada kalan kafadarlar gömüyü yerinden çıkarırlar. Fakat bu sırada bostancı bekçileri olaydan haberdar olarak durumu Sadrâzam Elmas Mehmet Paşa'ya bildiriler. Bunun üzerine yakalanan Mustafa Ağa ile İbrâhim Ağa'nın elinden Kara İbrâhim Paşa'nın hazînesi alındığı gibi kendi servetleri de gasp edilerek serbest bırakılırlar.

XVII. asrın büyük yalılarından biri olan Hanzâde Sultan Yalısı'na IV. Mehmet'in ara sıra geldiği Silahdar Târihi'nde yazılıdır.



Hekimbaşı Sâlih Efendi yalıyı XVIII. yüzyıl başında iki oda bir sofadan oluşan küçük bir yapı olarak satın almış, daha sonra ilâve inşaatlarla büyütmüştür. Kuzey kısmı selamlık, güney kısmı ise harem olarak inşâ edilmiştir. Selâmlık da güney bölümü gibi kazıklar üzerinde bulunmaktaydı. Kuzey tarafı büyük çiçek bahçesine, batısı denize, doğusu da yalının arkasındaki ormana bakan, etrâfı çepeçevre şark sedirleri ile döşenmiş bu büyük salonun ortasına kadar deniz süzülerek girer, ortadaki kapaklar kaldırılarak etrâfına limon saksıları dizilir ve denizin sesi dinlenirmiş. Bu bölüm Hekimbaşı’nın ortanca kızı Meliha Hanım tarafından 1947 yılında yıkılarak satılmıştır.

Günümüze kadar ayakta kalmayı başaran harem kısmı ise Hekimbaşı Sâlih Efendi’nin eşi Pâyidar Hanım’a kalan kısımdır. Pâyidar Hanım’ın ölümünden sonra bu bölüm en küçük kızı Sakibe’ye geçmiş ve onun vârisleri tarafından günümüze kadar korunmuştur.

Büyük botanik bahçesi Hekimbaşı’nın büyük kızı Übeyde’ye kalmış, vârisleri bahçeyi 1966 yılında satmışlardır.

Fotoğraf 87- Hekimbaşı Yalısı

Hekimbaşı Sâlih Efendi 1866 yılında Galatasaray'da gerçekleştirilen uluslararası karantina toplantısına başkanlık yapmıştır. Bu dönemde İstanbul’da bulunan Avrupalı tıp bilginlerini Hekimbaşı Sâlih Efendi, yalısında ağırlamış, dâvetler vermiştir. Orta katta, ön misâfir odasında, bu kongrenin otuz üç kişilik üyelerinin birlikte çekilmiş fotoğrafı yer almaktadır. Resmin bulunduğu odadaki ve evin diğer bölümündeki eşyâların tümü Sâlih Efendi zamânından kalmadır.


Mîmârî

Körfez Cad. No:53 Ada 66 / parsel 8’de bulunan yalı, ahşap-Bağdâdî üslûbunda yapılmıştır.

Arsası 1330 m2, binâsı (tabanı) 375 m2 + (kâgir) mutfak 25 m2’dir.

İlk binâ XVIII. yüzyıl sonunda, bugünkü binâsı XIX. yüzyılın ilk yarısında yapılmıştır. Ön ve kuzey cepheleri –çürümüş olduğu için– 1978-1980 yıları arasında Anıt ve Çevre Koruma Vakfı’nın (Taç Vakfı) teknik sorumluluğunda Anıtlar Yüksek Kurulu izni ile âile tarafından yenilenmiştir.

Fotoğraf 88- Hijyen Kongresi’nde çekilmiş bir fotoğraf, 1866

İstanbul Boğazı’nda fotoğrafı en çok çekilen yapılar arasında yer alan Hekimbaşı Sâlih Efendi yalısı, kuzeyden güneye üç-iki- bir katlı yapısı ve aşı boyasıyla, Boğaziçi ile ilgili takvim / poster / broşür ve rehberlerde sık yer almaktadır. Hâlâ canlılığını koruyan yalının bu özelliği, dünyâda en çok nişan almış bilgin insan Hekimbaşı’nın ününe bağlanabilir.


Yapı

Hekimbaşı Sâlih Efendi Yalısı’nın târihçesi üzerinde yapılan çalışmalar yapının ahşap karkas olduğu ve Boğaz sâhilindeki birçok yalı gibi ahşap kazıklar üzerine oturtulduğu sonucuna varılmasını sağlamıştır. Yalının bugünkü taksîmâtı üçüncü kattan aşağıya doğru şöyledir.


Üçüncü Kat

3 oda, yüklük, koridor, merdiven sahanlığı ve ikinci kata inen merdivenden oluşur. Merdivenler dik, 19 adet kavallı basamaktan oluşur.


İkinci Kat

Deniz tarafında 1 küçük, 2 büyük; arkada daha büyük 3 oda. Deniz tarafı kuzey köşe odası misâfir odası, özgün mobilyalarla döşenmiş, önünde ahşap dört kare sütunlu, demir dökme korkuluklu balkonu, arka büyük odanın üç kapısı, dokuz penceresi vardır. Tavanı düz ahşaptır. Dışında bir taşlık, bir küçük servis mutfağı ve caddeye ulaşılan merdivenler bulunur.


Zemin Kat

Aşağıya dönerek inilen ahşap merdivenler üç odanın açıldığı bir koridorda son bulur. Bu katta 2 misâfir yatak odası, yemek odası; mutfak ve hamam yer almaktadır. Hamam külhanlı ve üç kurnalıdır. Kubbe pencereleri "dağınık sivri yapraklı çiçek" denilen şekildedir. Boğaziçi yalılarının uçup giden çeşitli özelliklerinden biridir. Koridordan siyah beyaz yuvarlak taşlarla döşenmiş bir iç bahçeye çıkılır. Bahçede büyük bir mermer çeşme ve oluklardan gelen suyun toplandığı bir hazne vardır. Hamamda ve taşlıkta bulunan mermer çeşmede, oluklarda toplanan yağmur suları kullanılıyor.

Fotoğraf 89- Sofa

Kuzey tarafında koridorun sonundan geçilen taşlıkta ön sağda yüklük içinde bir dönme dolap bulunur. O devirde harem mutfağında pişen leziz yemekler, kadın hizmetliler tarafından bu dolap yardımı ile selamlık tarafına gönderilir ve erkek hizmetliler tarafından selamlıkta servise sunulurdu. Bu dolabın İstanbul'da ancak birkaç örneği kalmıştır. Mutfak zemini, kiremidi renkte, sekiz köşeli büyük mozaiklerle döşelidir. Yalının yegâne kâgir kısmı, bu mutfak bölümüdür. Son tâmirde Anıtlar Yüksek Kurulu izni ile yalının bütünlüğünü sağlamak için bu bölüm de dıştan ahşap ile kaplanmıştır. Zamânından kalma davlumbazı, asma kata çıkan asma merdiveninin inşâ tekniği ve görüntüsüyle, yalının en ilginç bölümüdür.

Sâlih Efendi yalının bahçesinde, yıldız, kasımpatı, sümbül, şakayık, lâle gibi çiçekler yetiştiriyordu. Çapraz aşılama ile yarattığı yeni türlerle bezediği botanik bahçesi o zamânın en ünlüsü idi. Bu çiçeklerin bir yağlı boya (natürmort) tablosu, yalının ikinci katındaki bahçe giriş salonunda bulunmaktadır ve Hekimbaşı’nın dâmâdı Mîmar Süleyman Sâmî Bey tarafından yapılmıştır.


Hekimbaşı Sâlih Efendi

20 Mayıs 1816’da Tophâne Cihangir’de doğmuştur. İlk, orta ve yüksek tahsîlini İstanbul’da yapmıştır. II. Mahmut tarafından kurulan Mektep-i Tıbbiye-i Şâhâne’nin ilk mêzunlarındandır. 26 yaşındaki mêzuniyetinden sonraki 45 senelik hizmetin sonunda 13 Nisan 1880’de emekliye ayrılmıştır.

Dönemin Sağlık Bakanı olarak, vebânın yayılmasını önlemek amacı ile karantina kânunlarının yürürlüğe girmesini sağladı ve hastaların tedâvîsi için hastâneler açtı. 1864’teki kolera salgınından sonra Osmanlı Tıp Okulu’nun başı olarak 1866’da Galatasaray’da “Enternasyonal Hijyen Konferansı”na başkanlık yaptı.

Vefat ettiği 30 Mart 1895 târihine kadar muhtelif yüksek mekteplerde ders vermiştir.  79 yaşında Anadoluhisarı'ndaki bu yalısında ölmüş, Eyüp Sultan Pertev Paşa Türbesi’nin sol tarafında, Münşeat sâhibi Feridun Bey'in kabri civârında,  yolun sol tarafında defnedilmiştir. Mezar taşında yaptığı görevler kayıt edilmiştir.

Sâlih Efendi bitkilere çok meraklıdır.  Daha mektepte talebe iken bitkilere, onlarla ilgili araştırmalara merak salmıştır. Tıbbiyeyi daha bitirmeden, son sınıftayken, mektepte bu konuda ders vermeye başlamıştır. Hattâ ilk ders notları taş basması ile basılmıştır.

Anadoluhisarı’ndaki yalısının bahçesi zamânında çok ünlüdür. Yalının bahçesinde, tepede ve sırttaki bağ ve bahçesinde her çeşit çiçekleri, nebatları ve hattâ en nâdîde meyveler yetiştirirdi. Karanfil ve güle çok meraklı idi. Aşıladığı gül, Hekimbaşı gülü diye meşhur olmuştur. Bu ender çiçekler ve karanfiller yalnız onun bahçesinde bulunur herkesin merak ve kıskançlığını uyandırırmış.  Tâtil zamanlarında talebelerinin ziyâretlerini kabul eder ve onlarla dâimâ ilmî konularda konuşur, bitkiler üstünde pratik çalışmalar yapardı

Sultan Murat’ın annesine vâlide kethüdâlığı vardır. Büyük oğlu Muhterem Bey’i de ikinci kâtip yaparlar.  Nâmık Kemal ile arkadaşlığı vardır. Sultan Murat’ın hastalığında Sâlih Efendi’nin de görüşü dinlenmiş, daha o zaman Abdülhamit kendisine gücenmiştir. Tahta çıkınca Sâlih Efendi’yi Van’a vâli yapmak istemiş ama sonunda Sâlih Efendi’nin emeklilik isteği kabul edilmiştir. Muhterem Bey’i de Harput’a sürmüşler, orada ölmüştür. İkinci oğlu Cevat Bey Şam’da ölmüş ve İstanbul’a gelememiştir. Üçüncü oğlu Hayrî Bey Yemen’de, dördüncüsü Reşit Bey’de Tıbbiyede talebe iken veremden hayata vedâ etmişlerdir.

Her şeye küsmüş Hekimbaşı, Fransızca ders vermek için çağrıldığı Cemile Sultan’ın maiyyetindeki 16 yaşındaki Pâyidar Hanım’a âşık olmuş, bu yeşil gözlü Çerkez kızı ile evlenebilmek için büyük uğraş vermiştir. 1879’da evlenmişler ve bu evlilikten 3 kızları olmuştur: Übeyde, Meliha ve Sakibe.

Hekimbaşı’nın 1895’de ölümünden sonra Pâyidar Hanım eşinin mîrâsına ölene dek gözü gibi bakmış, ancak ölümünden sonra yalı, mîrasçıları üç kızı tarafından paylaşılmıştır.

Şu anki mevcut yalı, tüm yalının harem kısmı olup, Hekimbaşı’nın küçük kızı Sakibe Menküer’e mîras kalan bölümdür. Sakibe Hanım ve onun kızı Mehlika Gökpınar tarafından büyük özveri ile günümüze kadar korunmuştur. Mehlika Hanım’ın kızları Süveyda Birışık ve Zerhan Gökpınar, onların çocukları Zeynep Ertürer ve Burak Tosuner de sâhip oldukları bu değerli mîrâsı büyük dedelerine yakışacak şekilde koruyabilmek için tüm çabalarını ortaya koymaktadır.



Sadrâzam ve daha sonra Edirne Vâlisi olup 1886'da orada ölen ve gömülen Cenanîzâde Mehmed Kadri Paşa’ya bu yalı kayınbabası, İzmir Vâlisi Hekim İsmâil Paşa'dan intikal etmiştir. İsmâil Paşa'nın da yalıyı başkasından satın almış olmasından, inşâ süresi 22 seneyi aşkındır. Kadri Paşa’nın vefâtından sonra, yalı oğulları İsmâil, Şevket ve kızları Makbûle, Mediha, Afife, Seniye Cenanî'lere kalmış ve bu son iki hanımdan gayrısı vefat ettiklerinden, diğerlerinin hisseleri çocuklarına kalmıştır. Eski yalının üçte ikisi yıktırılmış ve arsaları ile bahçeleri Nezire ve Nezihe hanımlara satılmıştır.

Fotoğraf 90- Kadri Paşa Yalısı

Kanlıca sâhilindeki bu yalı Sultan Abdülmecit’in yönetimi zamânında yapılmıştır. Kadri Paşa (1832-1883), Sultan Abdülmecit’in sarayındaki Operatör Hekim İsmâil Paşa’nın kızıyla evlendiğinde yalıyı aldı. Günümüzde Yalı Kadri Paşa’nın torununun torunu olan Günseli Kunttav Görgün e âittir. Yalıya 1991 de bir gemi girmiştir.



Üsküdar İlçesi’nde Kanlıca ile Anadoluhisarı arasında bulunan Amcazâde Hüseyin Paşa Yalısı Sultan II. Mustafa (1695-1703) devrinin sadrâzamı Köprülü Âilesi’nden Amcazâde Hüseyin Paşa tarafından 1697/98 yıllarında yaptırılmıştır.

Fotoğraf 91- Meşrûta Yalı (Amcazâde Hüseyin Paşa Yalısı)

Amcazâde Hüseyin Paşa, Köprülü Mehmet Paşa’nın erkek kardeşinin oğlu ve Fâzıl Ahmed Paşa’nın da amcası idi Sultan II. Mustafa döneminde çeşitli görevlerde bulunmuş, 1607-1702 yıllarında da sadrâzamlık yapmıştır Paşa’nın Fâtih Saraçhânebaşı’nda bir de külliyesi bulunduğu gibi İstanbul ve Edirne’nin çeşitli yerlerinde eserleri vardır

Amcazâde Hüseyin Paşa Yalısı selamlık ve harem bölümlerinden meydana gelmiştir. Bunlardan harem dâiresi selamlığın 70-80 m kadar güneyinde yer alıyordu. Günümüze gelemeyen haremin eski fotoğraflarından iki katlı, iki büyük sofalı, 15-20 odalı olduğu sanılmaktadır. Harem bölümünün denize yönelik çıkmalı üç geniş odası vardı. Bu bölüme 1893 Osmanlı - Rus Savaşı sırasında Rumeli göçmenleri yerleştirilmiş bu nedenle tahrip olmuş ve bir yangın sonucu da ortadan kalkmıştır.

Fotoğraf 92- Yalının orijinal hâli

Harem ve selamlık bölümünün arasında bir bahçe, arkasındaki tepenin eteklerine kadar uzanan geniş bir alanı vardı. Kaynaklardan öğrenildiğine göre günümüze gelen selamlık dîvanhânesinden çıkan bir yol Zarîfî Paşa ve Esat Bey yalılarının altından geçerek hareme kadar ulaşırdı. Amcazâde Hüseyin Paşa Yalısı’nın yapımından sonra devrin ünlü şâiri Nâzım, bununla ilgili bir târih düşürmüştür.

Amcazâde Hüseyin Paşa’nın vakfını yönetecek evlat ve soyunun oturmasını şart koştuğu bu yalının salonlarından Osmanlı hükûmeti zaman zaman yararlanmıştır. Burası bir süre hâriciye köşkü gibi kullanılmış, Sultan III. Ahmet’in vezîriâzamı Dâmad İbrâhim Paşa yabancı elçileri burada kabul etmiştir. Yerli ve yabancı yazarların, gezginlerin hayranlıkla sözünü ettiği bu yalıda, Karlofça Antlaşması nedeni ile Avusturya Elçisi’ne muhteşem bir ziyâfet verilmiştir. Devrin vakânüvislerinin sözünü ettiği bu ziyâfet, o zamânın İstanbul’u için son derece önemli bir olay olmuştur. Bunlardan öğrenildiğine göre dâvetliler çeşitli bayraklarla, fenerlerle süslenmiş üç büyük gemi ile birbirini izleyerek peş peşe yalıya gelmişlerdir. 300 kürekçinin kürek çektiği gemilerin en büyüğünde Osmanlı Devleti’nin önde gelenleri ile sefirleri bulunuyordu. Kıyıya yaklaşırken yalının çevresinde yanıp sönen fenerler, meşâleler gemidekilerle birleşmiş, deniz üzerindeki kayıkların ışıkları da bunlara eklenince çevre bir renk cümbüşüne dönüşmüştü. Bütün bunların yanı sıra gemilerin zincir gürültülerine yalıdan yükselen sazendelerin, hânendelerin şarkıları, ney, tambur, santur, kânun, nefir, musikâr ve keman sesleri karışmıştır. Böylece Boğaziçi o güne kadar yaşamadığı ve bir daha yaşayamayacağı bir geceyi yaşamıştır.

Amcazâde Hüseyin Paşa Yalısı’nın deniz üzerine eliböğründelerle, çıkmalarla, direklerle uzanan dîvanhânesi ondan sonra, 1650-1750 yıllarında Boğaziçi’nde yapılan en az 50 civârındaki yalıya da örnek olmuştur. Yalının bezemeleri barok rokoko üslubundan etkilenmiş ve Osmanlı süsleme sanatı da onları tamamlamıştır.

Cihannümâ olarak nitelenen dîvanhâne, ters T plan şeklinde olup, bu şekli ile üç yönden Boğaz’a bakış sağlanmıştır. Kırmızı aşı boyalı yalının üç yanında sıralanmış pencereler, oldukça alçak tutulmuştur. Bunun sonucu olarak da deniz üzerindeki gölge ışık oyunları tavanlara, duvarlara yansıtılmıştır. Alçak pencereler ile saçak çizgisi arasında kalan cephe çıtalarla, üzerleri sivri kemerli düşey panolarla birbirlerinden ayrılmıştır. Dîvanhânenin üzeri Osmanlı ağaç işçiliğinin, oymacılığının en güzel örneklerinden olan ahşap bir kubbe ile örtülmüştür Kubbe dışında kalan bölümler tekne tavanlarla örtülmüş, bunları geometrik şekilde ağaç işleri, mukarnaslar ve sarkma topuzlar tamamlamıştır. Ahşap kubbenin altına da son derece sanatkârane, yekpâre mermerden oyulmuş bir havuz yerleştirilmiştir. Dîvanhânenin duvarları altın yaldızlı pano ve nakışlarla bir çiçek bahçesi gibi bezenmiştir. Stalaktitli kornişler, çeşitli çiçek ve yaprak motifleri yalı duvarlarını boş yer bırakmamacasına kaplamıştır. Burada kırmızı, kurşuni, beyaz renkli yapraklar arasındaki vazolardan çıkan güller veya yalın güller, lâleler, karanfillerden oluşmuş buketler olup, mavi desenli beyaz çinili vazolar da onları tamamlamıştır. Ayrıca pencere pervazları, kapı ve dolap kapakları fildişi bağ kakmalardan yapılmıştır.

XIX yüzyıl sonu, XX yüzyıl başlarında kendi hâline terk edilen yalı, ilk kez Türkiye Anıtlarının Korunmasına Yardım Derneği tarafından 1947 yılında kısmen onarılmıştır. Ardından Millî Eğitim Bakanlığı yönetimindeki Topkapı Sarayı Müzesi’nce onarılmıştır. Bu onarım Yüksek Mîmar Câhide Tamer tarafından yapılmıştır. Bu arada yalının temelleri sağlamlaştırılmışsa da içeriye akan yağmurlar rutubete bezemelerde yer yer dökülmelere, ağaç işlerinde de bozulmalara neden olmuştur. Son olarak yalı TAÇ Vakfı tarafından 1956 yılında yıkılmasını önlemek amacıyla kısmen onarılmıştır.

Yalının eski selamlık dâiresinin hamam, mutfak ve hizmetkârlar dâiresinin bahçedeki, bugünkü sokak seviyesine kadar uzanan alanda olduğu sanılmaktadır.



Sarıyer İlçesi Yeniköy semtindeki târihî yalıdır. Tespit edilen ilk sâhipleri Düzoğulları Âilesi’dir. Düzoğulllarından kalan yalıyı Aristarhis Âilesi tamâmen yıktırmış ve tahmînî 1863 yılında yeniden inşâ ettirmişlerdir.

Yalı, 1876 yılında Prens Abdülhalîm Paşa'nın mülkiyetine geçmiştir. Ancak o dönemde harap hâlde olması ve de istenilen büyüklükte olmaması nedeni ile Çanakkaleli mîmar-kalfa Petraki Adamandidis’e bugünkü biçimiyle yeniden yaptırılmıştır. Abdülhalîm Paşa’nın 1890 yılında vefâtı ile mülkü paşanın dokuz evlâdına kalmıştır. Saîd Halîm Paşa, kardeşlerine âit hisseleri satın alarak 1894 yılında yalının tamâmına sâhip olmuştur.

Binâ 1968’de Turizm Bankası’na geçmiş ve bir müddet sâdece yabancıların girebildiği kumarhâne olarak kullanılmıştır. Yangın tehlikesi ve benzeri sebeplerle kumarhâne 1972 yılında Hilton’a devredilmiştir.

Fotoğraf 93- Saîd Halîm Paşa (1863-1921)

1974 yılında tâdilattan geçen yalının asıl büyük renovasyonu 1980-1984 yıllarında, Turizm Bankası tarafından TAÇ (Türkiye Anıt ve Çevre Koruma) Vakfı’na yaptırılarak gerçekleşmiştir.

Fotoğraf 94- Saîd Halîm Paşa Yalısı

1989’da T.C. Turizm Bankası, Türkiye Kalkınma Bankası’na dönüştürülünce yalının sâhibi Türkiye Kalkınma Bankası olmuştur. Yalının bahçesi yaz aylarında restoran olarak işletilmiş, odalarının bir bölümü müze olarak düzenlenmiştir. Bunun yanı sıra Başbakanlık yazlık konutu olarak da kullanılmış ve zaman zaman resmî toplantılar burada yapılmıştır.

Yalı 1995 yılında geçirdiği yangın sonrasında “Başbakanlık Resmî Konuk Evi” adı altında restore edilmiştir. Bu restorasyon 2002 yılında tamamlanmıştır. Yalı, yangından önceki hâline göre değil de inşâ edildiği 1860’lı yıllardaki hâline göre restore edilmiş, 2004 yılında Göçtur Turizm A.Ş.’nin işletmesine devredilene kadar da kullanılmamıştır.


Mîmârî Yapısı

Yalının dış yüzü ampir etkili, içerde eklektik derleme dekorasyonu ile eklemeli stil sergilemektedir. Planı geleneksel boğaz yalısı tipinde olup, orta sofa etrâfında odalar ile çevrelenmiştir.

Rıhtımda harem ve selamlık yönlerine giden kapılar vardır. Bu kapılardan selamlık bahçesine açılanın önündeki iki aslan heykeli yüzünden yalı “Aslanlı Yalı” olarak da anılmaktadır. Aslan heykelleri hakkında Yeniköylü Nubar Horanyan şu bilgiyi verir: “Saîd Halîm Paşa kılıç kuşanınca hediye olarak İtalya'dan dişi aslan heykeli geldi. Paşa'nın ikinci kuşağında ise erkek aslan heykeli Almanya'dan hediye olarak gönderildi”.

Bahçenin kuzey ucunda minik bir deniz hamamı vardır. Üç yönden de denize girilebilen hamam sonradan tahliye edilmiştir. Yalının ikinci katından, altından yol geçen, kafesli koru bağlantısı ise 1958'de cadde genişletilirken diğer istimlâkler gibi yıktırılmıştır. Tüm bunlara ek olarak selamlık bahçesinde de bir kayıkhâne bulunuyordu, ancak bu kayıkhâne günümüze ulaşamamıştır.

Boğaz yalı ve köşklerinin aldığı son şekil ampir-barok olarak değerlendirilir. Bu uygulamalar Sultan Abdülmecit zamânında başlamış (1839-1861), daha sonra Sultan Abdülaziz ve Abdülhamit zamanlarında Batıya dönük bir eklektizm têsirini göstermiştir.

Yalının denizden geri çekilerek rıhtım üzerine inşâ edilmesi, binânın dış mîmârîsi ve hacmi, çıkmaların (cumbalar) bulunmaması, cephelerin ve pencerelerin neo-klasik (ampir) üslubunda olması gibi karakteristikler, tamâmıyla o devirde uygulanmış yeniliklerdir.

Yalı iç süsleme bakımından yer yer tipik ampir, bâzı yerlerde eklektik ve bâzen de her iki têsiri taşıyan bir iç dekorasyona sâhiptir. 1800-1830 arası dönemde Kübik ve ağır mobilyalar, dekorasyonda kavisler çok nâdirdir. Altın yaldızlı ahşap kaybolmuştur, yerine bronz aplikli, özellikle, akaju ağacı rağbet görmüştür. Kolonların başlık ve kâideleri sert ve stilize süslemeler taşımakta, ampir stilinde duvarlar bantlarla, bâzen plastırlarla, panolarla bölünmüştür. Tavana geçişlerde ise frizler vardır. Tavanlarda ise genellikle bir bant çerçeve ve yine ortası bantlı bir dâire, ortada göbek ve boşluklar, ampirin tipik sembolik elemanları ile süslenmiştir. Bu iç mîmârî düzeni yalının genelinde bulunmaktadır ancak yalının zemin katındaki kabul odasını Mısır-Arap têsirli düzeni olarak ayrı tutmak gerekir.


Yalının Odaları 



Harem Giriş Holü ve Merdiven Holü

İki katı içine alan merdiven holü, tamâmıyla ampir motiflerle dekore edilmiştir. Duvara 6-8 cm. genişliğinde stük (tutkallı alçı) kabartmalı bantlarla panolara (kitâbelere) bölünmüştür. Panoları çevreleyen bantlar kabartmalı alçı stük ve kabartmalarının çıkıntılı yerleri altın yaldızlıdır. Tavanlar da yine yaldızlı stük bantlarla çerçevelenmiş ve aynı bandın oluşturduğu bir dâire ve orta alanlar, yine ampir ve eklektik motiflerle süslenmiştir. Bu tutuma XVI. Louis'ten etkilenmiş bir zengin ampir de denilebilir. Kolonlar ise tipik ampir süsleme ile kendini gösterir. Yâni, kâide ve başlık ampir motifli, gövdesi kanelürsüzdür. Merdiven başındaki sütunlar ve ortada bulunan aynanın çerçevesi orijinaldir.


Av Odası (Yemek Odası)

Yalının iç dekorasyon bakımından ikinci önemli mekânı Av Odası’dır. Bu salon yalının en süslü odasıdır denilebilir. Duvarlar ampir süslemeli plastırlarla panolara bölünmüş, panolar yine ampir çerçevelerle süslenmiştir. Tavana geçiş frizi ovlar ve girlandlarla süslüdür. Tavan çok zengin ampir bantlarla çerçevelenmiştir, ortası yine dâire çizen bir banttır; bu dâire 12 dilime bölünmüş olup dilimlerin içleri ampir elemanlı süslemedir. Bu salondaki, panoların içleri hâriç, tamâmı altın yazmalıdır.

Fotoğraf 95- Giriş holü

Fotoğraf 96- Av odası


Selâmlık (Tören Salonu)

Yalının önemli mekânlarından birisi de tören salonudur. Merdiven holünün arkasında selamlık girişine açılan bu büyük salon kolonları, kirişleri, tavanı bakımından çok süslü olmakla berâber ampir stiline bağlanamaz. Yalnız kolon başları ve ortalarındaki kuşaklar, tavan kirişlerinin ince profilleri ve duvarların geniş bantlı pano taksîmâtı ampir dekoratif elemanlar olarak kabul olunabilir. Diğer taraftan tavan frizlerinde madalyon biçiminde çerçevelenmiş Arapça yazılar, tavan dekorasyonu ve kapılardaki “muşarabiye” (tornada çekilmiş elemanlardan yapılmış kafes) ile salona bir Mısır havası verilmeye çalışılmıştır. Bahsedilen Arapça yazılardan rıhtım tarafında olanların ortasındaki günümüze kadar orijinalliğini korumuştur.

Fotoğraf 97- Selâmlık

Giriş kapısı ve vitraylar yine günümüze aynen ulaşan parçalar arasındadır. Giriş holünde bulunan Kütahya çinileri dönemin en kaliteli çinileri arasındadır. F. A. Clement tarafından Mısır'da yapılan ve 1865 olarak imzâlanan “Çölde Av” isimli yağlıboya tablonun çerçeveli hâli 4,65x7,76 m.'dir. Oryantalist bir görüş ve anlatımla değerlendirilen, sanatsal niteliği olan çok figürlü bir kompozisyonu içermektedir.


Çalışma-Kabul-Bekleme Odaları

Çalışma odasının tavanı ampir-eklektik motifli, tavan göbeği kare biçiminde ve köşeleri motiflidir, çerçeve ortasında motiflerle süslü dâire vardır. Tavan-duvar arasındaki frizler tipik ampir desenli, bütün süslemeler kabartma stük ve yaldızlıdır. Duvarlar ahşap çıta ile panolara bölünmüş, pano zemini bir çeşit hafif rölyefli kâğıt kaplanmıştır. Deniz cephesinin üç odasının ortada bulunanı Paşa'nın görüşme, kabul odasıdır. Bu odada bulunan ikişer kanatlı dört kapı cilâlı ahşap olup, çok zengin bir şekilde sedef ve fildişi kakma olarak âdetâ kaplanmıştır. Bu odaya, eşyâları ve iç dekorasyonu ile Mısır havası verilmek istenmiştir. Selamlık tarafındaki üçüncü oda ziyâretçilerin bekleme odasıdır.

Fotoğraf 98- Bekleme odası


Büyük Salon

Tavan Barok işlemelidir. Duvarlar ise pano kitâbeli, bantlar rölyefli, desenli, stük yaldızlıdır. 


Japon Odası

Önce İspanyol tarzında döşenmesi planlanan oda, sadrâzama Japonya'dan hediyelerin gelmesi ve gelen hediyelerin odaya yerleştirilmesi üzerine isim değişikliği yaşamıştır. Yeni biçiminden ötürü odaya Japon Odası denilmiştir.


Altın Oda

Odanın duvarlarının ve mobilyalarının tamâmının kaplamaları altın olduğundan odaya Altın Oda denilmiştir.

Fotoğraf 99- Büyük Salon

Venedik Odası

Oda Venedik tarzında döşendiğinden ve tüm mobilyalar Venedik'ten getirtildiğinden odaya Venedik Odası ismi verilmiştir. 

Fotoğraf 100- Venedik Odası

Hamam

Hamamın vitrayları günümüze kadar saklanabilmiştir. Doğramaların yanması üzerine yeni doğramalar yapılmış, vitraylar bu doğramalara uygun hâle getirilerek takılmıştır.

Fotoğraf 101- Hamam



Üsküdar İlçesi’nde, Beylerbeyi ile Çengelköy arasında, Beylerbeyi Vapur İskelesi ve Beylerbeyi Câmii’nin yakınında yer alan Hasip Paşa Yalısı 1974 yılında yanmış ve tamâmen yok olmuştur. Beylerbeyi’ndeki Sâdullah Paşa Yalısı’ndan sonra, yörenin en eski yapısıydı.

Fotoğraf 102- Hasip Paşa Yalısı

Hasip Paşa Yalısı’nı XIX. yüzyılın başlarında vakıf gelirlerinden sorumlu Mehmet Emin Efendi’nin oğlu Mehmet Hasip Paşa yaptırmıştır. Hasip Paşa’nın ismi târihte ilk kez Sultan II. Mahmut’un Tophâne’de yaptırdığı Nusretiye Câmii’nin binâ emîninin yanında kâtip oluşu ile geçmiştir. Nusretiye Câmii’nin tamamlanmasından sonra buradaki başarısı sarayın dikkatini çekmiş ve “hâcegânlık” rütbesi ile taltif edilmiştir. Ardından “darphâne defterdârı” ve sonra da Evkaf Nâzırı olmuş ve bu arada “müşir” pâyesi ile “paşa” unvânı verilmiştir. Târihî kaynaklar Hasip Paşa’nın beş defâ Evkaf Nâzırı, iki defâ Mâliye Nâzırı olduğunu ve 1870 yılında şeyhülislam iken öldüğünden söz etmektedirler. Hasip Paşa’nın mezarı Üsküdar’da Selimiye Câmii hazîresindedir.

Hasip Paşa Yalısı 900 m2’lik bir alanda iki katlı olarak yapılmıştır. Yalının içerisinde bulunduğu 4 dönümlük bahçede üç müştemilat binâsı ile mermer bir havuz ve kapalı bir deniz hamamı da bulunuyordu. Yalı Türk-Ampir üslubunda yapılmıştır. Mîmârının kim olduğu bilinmemekle berâber İtalyan olduğu sanılmaktadır. İlk defâ II. Mahmut zamânında yapılan yalının içerisine eşyâlar döşeneceği sırada yanmış, bunun hemen ardından harem ve selamlık olarak iki ayrı bölüm hâlinde yeniden yaptırılmıştır. Yanan yalının ilk hâli bilinmiyorsa da harem ve selamlığın birbirlerine kapalı bir geçitle bağlandığı söylenmektedir. Bunun ardından geniş bir bahçe içerisinde ikinci kez yapılan yalının arkasındaki sırtlarda koruluğu bulunuyordu.

Harem kısmı zamanla birkaç kez tâdilat görmüş ve eski özelliğini yitirmiştir. Halk arasında Kuleli Yalı ismi ile tanınan harem bölümü bugün Kalkavanlar Yalısı olarak tanınmaktadır. Hasip Paşa Yalısı’nın üzerinde durulması gereken asıl bölümü yanan selamlık bölümüdür. Bu bölümün planı elips bir sofa çevresinde yer alan mekânlardan meydana gelmiştir. Elipsin denize yönelik küçük ekseni üzerinde merdivenlere; denize dik olan büyük ekseninde de eyvanlara yer verilmiştir. Köşelerde kendilerine özgü iç sofaları olan, birbirlerinden bağımsız üçer ve dörder odalı küçük ayrı dâireleri bulunuyordu. Yalının sekiz dâiresi ve 26 odası vardı.

Yapının bütünü merkezî orta sofalı plan tipinde olup, elips şeklindeki sofanın uzunluğu 18 m. dir. Bu plan şekli ile Sâdullah Paşa ve Prenses Rukiye Hanım yalılarına göre daha büyük ve daha organize edilmiş plan şekli göstermektedir. Üst kattaki sofa ahşap asma kubbe ile örtülmüştür.

Yalının ön ve arka cephelerindeki mîmârî eksenleri tamâmen ortadaki beyzî sofaya göre uyarlanmıştır. Bu nedenle de yalı hafif kavisli olarak inşâ edilmiştir. Deniz tarafından direk ve eliböğründeler ile denize doğru taşırılmıştır. İki katlı yalının iki başındaki odalar temelden ileriye doğru uzatılmış, arada kalan cephe ise kavisli bir şekle dönüştürülmüştür. Bu yapı üslubu ile de deniz üzerindeki tüm odaların aynı yöne açılmaları sağlanmıştır. Yalının ortasındaki Mısır hasırları ile döşeli büyük beyzî sofa hiçbir yere dayanmadan doğrudan doğruya çatı ile bağlantılıdır.

Yalının iç süslemesi, banyo muslukları, çeşme aynaları barok-rokoko üslubunda idi. İç bezemesinin yanı sıra Venedik bohem avizeleri ile “Üsküdar çatması” denilen sedirler ve hasırlar yalıya farklı bir görünüm vermiştir. Üst kattaki fayans döşeli hamam bahçedeki barok üslûptaki şadırvan ve balıkhâne olarak kullanılan havuz da bu eski Türk yapısını tamamlayan elemanlar idi. Ayrıca Boğaziçi yalılarının çoğunda olduğu gibi Hasip Paşa Yalısı’nın da arkasında bulunan alandaki tepe üzerinde bir de köşkü vardı. Bu köşkün zarif pencereleri ve mîmârîsi ile kaynaklarda ismi geçmektedir. Yalının yanmadan önce Mîmar Sinan Üniversitesi Mîmarlık Fakültesi tarafından rölevesi yapılmıştır.

Hasip Paşa Yalısı’nın vârisi Hâmî Bey’in ölümünden sonra vârisleri yalıda bir mezat düzenleyerek tavanlarındaki avizeleri, içerisindeki taban halıları, aynaları ve bezemelerinin büyük bir kısmı satılmıştır.

Yalı, Hasip Paşa’nın mîrasçıları tarafından Nâzım Kalkavan’a, Nâzım Kalkavan tarafından Haydarâbâd Nizâmı Muharrem Cay’ın eşine satılmış ve 1987′de de Özdemir Sabancı tarafından satın alınmıştır. Özdemir Sabancı’nın ölümünden sonra oğlu Demir Sabancı’nın mülkiyetine geçen yalı 1990’lı yıllarda restore edilmiştir.



Beşiktaş İlçesi Kuruçeşme sâhilinde bulunan 9 Boğaziçi yalısından biridir; bugün otel olarak hizmet verir.

Fotoğraf 103- Muhsinzâde Yalısı (Les Ottomans Oteli)

Yalı, XVIII. yüzyılın ilk yarısında Sadrâzam Muhsinzâde Mehmed Paşa tarafından yaptırıldı. Bir süre yalıda yaşayan Muhsinzâde Mehmed Paşa, daha sonra onu Boynueğri Es-Seyyid Abdullah Paşa’nın oğlu Mehmed Saîd Bey ile evlenen kızı Rukiye Hanım’a düğün hediyesi olarak verdi. 1796 yılı Haziran ayında Kuruçeşme’de çıkan bir yangın üzerine Kuruçeşme’ye gelen Sultan III. Selim’in bir süre dinlenmek üzere Rukiye Hanım ve Mehmet Saîd Bey’in oturdukları Muhsinzâde Yalısı’na çıktığı bilinir.

Fotoğraf 104- Yalının (otelin) içerisinden bir görünüm

1920'li yıllara değin yalıda Mehmet Paşa’nın çocukları ve torunları yaşadı. Ünlü hattat Muhsinzâde Abdullah Hamdi Efendi de bu yalıda doğmuş ve yaşamıştır. 1920’lerden sonra terk edilen yalı kömür ve kum deposu olarak kullanıldı. Bugünkü sâhiplerince satın alındıktan sonra restore edilerek otel yapıldı.



Üsküdar İlçesi, Kuzguncuk Paşalimanı Caddesi’nde bulunan bu yalının ne zaman yapıldığı konusunda kesin bir bilgi bulunmamakla berâber XIX. yüzyılda Fethi Ahmed Paşa’nın mülkiyetinde olduğu bilinmektedir. Fethi Ahmet Paşa’nın yalıyı İsmet Bey isimli bir kişiden satın aldığı da bilinmektedir. İsmet Bey’in kim olduğu konusunda kaynaklarda herhangi bir bilgiye rastlanmamıştır. Bununla berâber, Salah Birsel “Sergüzeşt-i Nono Bey ve Elmas Boğaziçi” isimli eserinde bu yalıyı Ahmet Fethi Paşa’nın Mihrimah Sultan’ın torunlarından birinin kocası olan, ismini belirtmediği bir şeyhülislâmdan aldığını yazmıştır. Buna dayanılarak yalının XVIII. yüzyılın sonlarında yapıldığı sanılmaktadır.

Fotoğraf 105- Fethi Ahmed Paşa Yalısı (Pembe Yalı)

Fethi Ahmed Paşa Eyüp İskelesi yakınındaki Abdullah Paşa Yalısı’nda 1801 yılında dünyâya gelmiş, Enderûn’da yetişmiş, 1827’de kolağası rütbesi ile Asâkir-i Mansûre-i Şâhâne Taburu subaylarından olmuştur. Osmanlı - Rus Savaşı’na katılmış, Aydos Savaşı sırasında yaralanmış ve gösterdiği yararlılıklardan ötürü de terfî etmiş, pâdişah yâverliği, kurenâ ağalığı, çuhadarlık, Asâkir-i Hassa-i Şâhâne Beylerbeyliği, Viyana ve Moskova elçilikleri yapmış, Meclis-i Vâlâ âzâlığı, Ticâret Nezâreti, serasker kaymakamlığı yaptıktan sonra Tophâne Müşirliğine yükselmiştir. Aya İrini’de ilk Türk müzesini kurmuştur.

Sultan Abdülmecit’in kız kardeşi Atiye Sultan ile 1840 yılında evlenmiştir. Salah Birsel’den öğrenildiğine göre; “Sakız Dökümü”nde kalyoncuların getirdiği güzel bir kız çocuğunu yanına almış onu eğiterek büyütmüştür. Ne var ki, Şemsinur ismini verdiği bu kıza âşık olmuştur. Bu durum paşanın annesinin kıskançlığına neden olmuş, kızı Beylerbeyi’nde İstavroz Çayırı’nda bir eve taşımış ve annesine de Şemsinur’u, Tunus Paşa’sına sattığını söylemiştir. Ancak paşanın annesi kıza karşı derin bir özlem duymuş, paşaya devamlı sorular yöneltmiş, paşa da kızın boğulduğunu söylemiş, annesinin çok üzüldüğünü görünce de Şemsinur’u tekrar yalıya getirmiştir. Abdülmecit kız kardeşini Fethi Paşa ile evlendirmek isteyince yeniden zor duruma düşmüştür. Atiye Sultan son derece kıskanç bir kadın olduğundan onun her davranışına kuşku ile bakmıştır. Görevli olarak eve gelmediği akşamlarda, Kuzguncuk’taki yalıya gizlice adamlar göndererek paşayı aratmıştır. Ahmed Fethi Paşa Şemsinur isimli gözdesini Kuzguncuk’taki bu yalıda saklamış ve Atiye Sultan’dan gizlemiştir.

Fotoğraf 106- Yalının içerisinden bir görünüm

Fethi Ahmed Paşa “Pembe Yalı” olarak da ismi geçen Kuzguncuk’taki yalısını zevkle döşemiş, zaman zaman da onarmıştır. Avrupa’da çeşitli görevlerde bulunan paşa yalıyı en nâdîde eserlerle süslemiştir. Bunda öylesine dikkat çekmiş ki Sultan Abdülmecit Dolmabahçe Sarayı’nın döşenmesini de ona bırakmıştır. Bu yüzden sarayda ismi Bezirgân Paşa’ya çıkmıştır. Pembe Yalı paşanın İstanbul’da kurdurduğu billur camlarla, çeşmibülbüllerle süslenmiştir. Atiye Sultan ile geçen on yıllık evliliğinden sonra sultan ölünce paşa Atiye Sultan’ın kasrını terk ederek tekrar yalıya taşınmış ve öldüğü 1854 yılına kadar bu yalıda yaşamıştır. Paşanın öldüğü gün yalıda yaşayan kalfalar, hizmetkârlar “Ah efendimiz, bunları ne kadar severdi. O gitti. Ondan sonra bunları görecek göz kimde var?” diyerek yalıda ne kadar sanat eseri ve ne kadar çeşmibülbül varsa denize atmışlardır.

Ahmed Fethi Paşa Yalısı mîmârî yönden incelendiğinde harem ve selamlık olmak üzere iki ayrı bölümden meydana geldiği görülür. Yalı taş temeller üzerine yer yer tuğlaların da kullanıldığı ahşap bir mîmârîye sâhiptir. Ahmed Fethi Paşa yalının orijinalliğini bozmadan onarmıştır. Yalının cephe görünümü ve planı tipik bir Osmanlı sivil mîmârîsini yansıtmaktadır. İki katlı, on altı odalı ve çok büyük iki salondan meydana gelen yalının üst katı Beylerbeyi’ndeki Hasip Paşa Yalısı’nda olduğu gibi hiçbir sütuna dayanmadan duvarlar üzerine oturtulmuştur. Üst kattaki iki uç ve ortadaki dörder büyük eliböğründe ile dışarıya taşırılmış ve böylece hareketli bir cephe görünümü sağlanmıştır.

Yalıda karnıyarık plan tipi uygulanmıştır. Buradaki salonların uçları denize ve koruya doğru yönelmemiş, sofalar kıyıya paralel yerleştirilmiştir. Biri büyük, diğeri küçük iki sofa uzunlamasına uç uca yerleştirilmiştir. Her ikisinin de deniz ve kara tarafına değişik büyüklükte odalar yerleştirilmiştir. Büyük sofanın Kuzguncuk İskelesine yönelik dar yüzüne merdiven oturtulmuştur. Bu yalıdaki en büyük özellik sofalarda içe dönük bir sistemin uygulanmış oluşudur. Bunun da nedeni kalabalık olan âilenin bir arada oturabilmelerini sağlamaktır. Bunda, Fethi Paşa’nın Avrupaî düşüncede sosyal yaşamının da ileri düzeyde olmasının büyük payı vardır.

Yalının bahçesi selsebiller ile süslenmiş olup, iki kademelidir. Yalının havuzu Roma’daki Barberini Sarayı’ndaki havuzun bir benzeri olduğu söylenmektedir. Yalının bahçesinde bulunan Ârif Hikmet Bey’in babası İsmet İbrâhim’e hayrat olarak yaptırdığı mermer çeşmeye âit bir kitâbe bulunmaktadır. Bu çeşme kitâbesi yalının karşısında yamaç duvarından buraya getirilmiştir.

Yalının Üsküdar tarafındaki harem dâiresi ile uşak odaları 1922 veya 1923 yılında yanmıştır. Günümüze gelen bölüm yangından zarar görmemiş, 1927-1928 yıllarında onarılmıştır. Paşa’nın ölümünden sonra dâmâdı İngiliz Saîd Paşa’nın torunu olan avukat ve eski Demokrat Parti milletvekîli Şevket Mocan’ın mülkiyetine geçmiştir. Şevket Mocan yalıyı pembe renge boyatmıştır. Şevket Mocan’ın ölümünden sonra yalının kuzey bölümü ikinci eşinden olan kızı Rüyâ Mocan’a, güney bölümü de ilk eşinden olan kızı Ayşe Şemsa’ya kalmıştır.

Yalı 1990 yılında İsmâil Yalçın isimli bir kişiye satılmış ve 1973 yılında Yüksek Mîmar Sinan Genim tarafından restorasyonu yapılan yalı iyi bir durumda günümüze kadar gelebilmiştir.

Yalının arkasındaki çam, çınar ve köknar ağaçlarının çoğunluğunu oluşturduğu koru belediye tarafından kamulaştırılmıştır.



Sarıyer İlçesi, Rumelihisarı’nda Baltalimanı-Hisar Yolu’nda bulunan bu yalı günümüzde Fâtih Sultan Mehmet Köprüsü’nün köprü ayağı altında kalmıştır. Yalı XIX. yüzyılın ikinci yarısında yapılmıştır. Mîmârı Alexandre Vallaury’dir.

Fotoğraf 107- Tophâne Müşîri Zeki Paşa Yalısı

Yalının ilk sâhibi Sultan II. Abdülhamit (1876-1909) döneminde Tophâne Müşirliği ve Askerî Mektepler Nâzırlığı yapmış olan Müşir Zeki Paşa’dır (1849-1914). Müşir Zeki Paşa Meşrûtiyet’in îlânından sonra Küçük Saîd Paşa Kabinesi’nde yalnızca yedi gün görev yapmış ve sonra da azledilmiştir.

Yalı, Boğaziçi’nde yapılmış olan diğer yalıların mîmârîsinden farklı olarak âdetâ bir şato görünümündedir. Kayalar üzerine oturan bu yapı Barok üsluptadır. Zemin katı üzerinde dört katlı olan yalıya hem bahçeden, hem de deniz tarafından girilebilmektedir. Geniş bir rıhtımı olan yalı bahçesinde mermer selsebil ve mermer bir de havuz bulunmaktadır. Yalının bahçeye yönelik iki büyük, dikdörtgen mermer söveli bahçe kapıları bulunmaktadır. Bahçe girişleri simetrik olarak kuzeybatı ve güneybatıdan iki kollu döner merdivenlerle sağlanmıştır. Yapıldığı dönemden kalan camekânlı bölümlerden ikişer ayrı hole geçilmektedir. Buradan da geniş bir servis holüne girilmektedir. Servis holünün iki yanında büyük salonlar ve odalar sıralanmıştır. Zemin kattaki bu plan düzeni diğer üç katta da yinelenmiştir.

Zemin üstü katlarına yapının batı cephesindeki çıkmalara oturtulmuş merdivenlerle çıkılmaktadır. Yalının cephesi farklı renkte ve boyutlarda poligonal taş kaplanmıştır. Ayrıca bu cepheler çıkmalarla hareketlendirilmiştir. Her kattaki çıkmalar ve pencereler birbirlerinden farklıdır. Bunlar farklı açıklıklarda değişik kemer ve sövelerle şekillendirilmiştir. Cephelerde dekoratif olarak İon başlıklı sütunlar, ajurlu kemerler bulunmaktadır. Pencere aralarında plasterler, kat aralarında da silmelere yer verilmiştir.

Vahdettin'in dünyâlar güzeli kızı Sabiha Sultan ile son halîfe Abdülmecid Efendi'nin oğlu Ömer Faruk Efendi bir aşk evliliği yaptıktan sonra bu yalıya yerleştiler. Büyük kızları Neşlişah Sultan da bu yalıda dünyâya geldi. Ömer Faruk Efendi sürgün edilene kadar bu yalıda yaşadı.

Yalının bugünkü sâhipleri ise Baştımar Âilesi’dir.



Yalının ilk sâhibi I. Abdülhamit (1725-1789) devri sadrâzamlarından İzzet Mehmed Paşa'dır. İzzet Paşa ikinci sadâretine "Karavezir" diye anılan Silahdar Mehmed Paşa'nın ölümünden sonra gelmiştir. Kıbrıslı Mehmet Paşa Yalısı'ndan "Karavezir Yalısı" diye de bahsedilir. İzzet Mehmet Paşa, Üsküdar Burnu’nda câmisi bulunan Fâtih dönemi vezirlerinden Rum Mehmet Paşa'nın torununun oğludur. Şehreminliği de yapmıştır. 1781 yılında, ikinci sadâreti sırasında azlolunan ve 1783'te Belgrad Vâlisi iken vefat eden İzzet Paşa'nın yalısı, o târihlerde ikinci mîrahur olan oğlu Saîd Mehmed Bey'e intikal etmiştir. Bir müddet bu yalıda oturan eski sadrâzam âilesi, 1794 senesi yazında bu Kandilli sâhilhânesini III. Selim'in sadrâzamlarından olan (I. Abdülhamit'in yukarıda kayıtlı sadrâzamı ile aynı isimdeki) İzzet Mehmet Paşa (sadâreti: 1794-1798) kirâladı.

Fotoğraf 108- Kıbrıslı Yalısı

Belki İzzet Mehmet Paşa, ölen sadrâzamın yalısını âilesinden satın almış yâhut pâdişah bir fermanla eski sadrâzamın yalısını yeni vezîriâzamına ihsan etmiştir. Paşanın sadâretten azlinden sonra, Kandilli sâhilhânesinde "eski" İzzet Mehmed Paşa'nın oğlu oturmaya başladı. Birçok İstanbul mêmuriyetlerinde bulunan İzzetpaşazâde Saîd Bey'in yaz mevsimlerini eski ve bu büyük yalıda geçirdiği Bostancıbaşı Defteri'nden de anlaşılmaktadır.

1837/38 yıllarına kadar yaşadığı tahmin edilen Ataullah Bey'in ölümünden sonra, yalının İzzet Paşa Âilesi’nde uzun müddet kalmadığı anlaşılmaktadır. Yetişmiş ve önemli mevkilere gelmiş erkek evlâdı bulunmayan âilenin kadınları, bu büyük, sadrâzam yalısını ellerinden çıkarmışlardır.

Yalının İzzet Paşa Âilesi’nden sonra, bilinen son sâhibi 1840'ta Dâr-ı Şûrâ-yı Askerî âzâsı olan Kıbrıslı Mehmet (Emin) Paşa'dır. Muhtelif devlet hizmetlerinde, vâliliklerde, sefirliklerde bulunan, iki defâ kaptan paşalık, üç defâ sadrâzamlık yapan Kıbrıslı Mehmet Paşa 1871'de Kandilli yalısında ölmüştür.

Binâ harem ve selamlık kısımlarından oluşmaktadır. Yalının deniz cephesi 64 metredir. İçeride, biri merkezde, ikisi kenarlarda olmak üzere, deniz ve kara cephelerini alan üç büyük sofa bulunmaktadır. Sofalar 24 m. uzunluğundadır. Selamlık sofası 7 m. yüksekliğinde ve kubbelidir. Binânın selamlık kısmına bu sofadan girilir.

Binânın alt katında hisar tarafındaki büyük salonu 17,5 m. uzunluğundadır. Burada alçak pencereler ve bir kapı ile ayrılmış limonluk kısmı vardır. Son tâmirlerde bu alçak pencereler kapatılmıştır. Limonluk XVIII. yüzyıldan kalmış, üzeri salkım ve asma yapraklı motiflerle süslü fıskiyeli bir havuz bulunmaktadır.

Yalı, sofalarından başka, alt katta on beş, üst katta altı olmak üzere yirmi bir odadır. Yalıda muhtelif târihlerde tâmirler yapılmıştır. Bu tâmirler esnâsında yalının üç büyük hamamı yıkılmıştır.

Sofalar aynı büyüklükte değildir. Yan bahçe tarafındaki en büyüğüdür ve orta sofa tipindedir. Deniz ve bahçe üstünde, direklerle ayrılmış iki büyük eyvanı bulunur. Ortadaki sofa iki yüzlü iç sofa tipindedir ve iki tarafına direklerin arasına yan sofalar ilâve edilmiştir. Yalnız bu kısmın üstünde üst kat mevcut olduğu için merdiven de bu taraftadır. Son sofa da birincisinin aynı fakat daha küçüğüdür. Her sofanın dört köşesine odalar konulmuş olup ikinci derecedeki yerler oralara yerleştirilmiştir.

Birinci bölümün ayrıca, büyük havuzlu limonlukla nihâyetlenen yazlık bir dîvanhânesi vardır. Her üç bölüm, eğri (mâil) rıhtım yönünü izleyerek, kendi önündeki kısma nazaran biraz daha geriye alınmış ve bu sebepten, rıhtım üzerindeki hareketli cephe elde edilmiştir. Bu hareket muntazam bir ritme göre yapılmış ve sofa eyvanları her zaman odalardan daha içerde kalmıştır. Cephedeki çıkmaların (rizalitlerin) hareketi ile odalara âzamî derecede hava ve manzara sağlanmıştır.

Netîce olarak üç sofa da az çok aynı kıymet ve büyüklükte olduğu zaman plan, birbirinden ekli, üç ev planından meydana gelen bir vaziyete girer; bu sûretle üç sofalı tip, nihâî ve tam şeklini almış olur. Bu nihâî şekil XIX. yüzyıl içinde elde edilmiştir.

Binânın en büyük odası, kuzey ucundaki XIX. yüzyıl ilâvesi salon olup, yüzölçümü 18 x 8 = 144 m2’dir. Yalının dış planında, boşluk kısımları dolu kısımlarından biraz daha fazladır. Yalının ortalama eni 27 m.’dir. Arsası, Kıbrıslı Mustafa Paşa zamânında 40.000 m2 idi. 25.000 m2’lik arâzisi plaj sahasında kaldı, şimdi -sonradan yapılan sağ bölümle berâber- bahçesi 12.000 m2’dir. Yalının arkasındaki yamaçlar ve gazinonun bulunduğu yer de yalıya âittir.

Kıbrıslılar Yalısı, XIX. yüzyıl ampir görünümünü 1900 onarımında almıştır. 1973'te yanan kısmı tamamlanmıştır.

Yalıda, Fransa İmparatoriçesi (III. Napolyon'un eşi) Eugenie şerefine, Sadrâzam Kıbrıslı Mehmed Paşa tarafından bir ziyâfet verilmiştir.



Sarıyer İlçesi Yeniköy sâhilinde bulunan Boğaziçi yalısıdır. Daha önceden, yerinde Sağır Ahmed Bey Yalısı bulunan yapı, Abdülaziz döneminde Jön Türklerin en önemli karargâhlarındandı. Yalı, adını Türkiye'nin ilk barajlarını kuran Tahsin Uzel'den almaktadır.

Fotoğraf 109- Tahsin Bey Yalısı

Bugün yalının sâhipleri, yapıyı TMSF'den 14,8 milyon Dolara satın alan Haluk Dinçer ve Suzan Sabancı çiftidir.



Üsküdar İlçesi, Kandilli semtinde Göksu Caddesi’nde bulunan bu yalı XIX. yüzyılın ilk yarısına târihlendirilmektedir. Yalının kim tarafından yaptırıldığı bilinmemektedir. XX. yüzyılın başlarında Polonyalı Leon Valerien Ostrorog tarafından satın alınmış ve bu isimle tanınmıştır.

Fotoğraf 110- Kont Ostrorog Yalısı

Kont Ostrorog İslam Hukûku üzerinde çalışmış, Oxford ve Lahey üniversitelerinde öğretim üyeliği yapmış bir bilim adamı olup, 1900’lü yıllarda Osmanlı Hükûmeti’nin dâveti üzerine Adliye Nezâreti’nde hukuk ve sadâret müşâvirliği görevlerinde bulunmuştur. Bu arada İstanbul Dârülfünûnu’nda öğretim üyeliği yapmış ve Osmanlı İmparatorluğu Hukuk Danışmanı unvânını kullanmıştır. İstanbul’a yerleşmiş ve İstanbullu bir âileden Lorandoların kızı Jeanne ile evlenmiştir.

Kont Ostrorog Türkçe, Arapça ve Farsçanın yanı sıra 7 lisânı çok iyi bilen bir kişi olup, aynı zamanda da piyano ve org çalan iyi bir müzisyendi. I. Dünyâ Savaşı sırasında Fransa’ya gitmiş, eşi Kontes Jeanne Ostrorog yalıda onun dönüşünü beklemiştir. Çanakkale Savaşı’nda yaralanan askerlere yalısının kapılarını açmış ve onların sağlıklarına kavuşması için elinden geleni yapmıştır.

Kontes Jeanne Ostrorog 17 Ocak 1931’de İstanbul’da, Kont Leon Ostrorog ise 1932’de Londra’da Ritz Oteli’nde ölmüştür. Her ikisinin mezarı da Feriköy Katolik Mezarlığındadır. Ostrorog Âilesi’nin Jean ve Stanislas isimli iki oğlu vardır. Bunlardan Kont Stanislas Ostrorog Fransız Dışişleri Bakanlığında görev yapmış, Fransa’nın Delhi ve Pekin büyükelçisi olmuştur. Diğer oğlu Jean Ostrorog İstanbul’da büyükbabası Lorando’nun Beyoğlu’nda Galata Mevlevîhânesi yakınındaki konağında doğmuştur. Galata Mevlevîhânesi Postnişini Ataullah Efendi komşusunu kutlamaya gittiğinde kontun büyükbabası Jean Ostrorog’u şeyhin kucağına vermiş ve onun tarafından okunup üflenmiştir. Bu olayı sonraki yıllarda Kont Jean Ostrorog yakınlarına ve dostlarına anlatırken “Ben kiliseden önce bir Mevlevî Şeyhince takdis edildim” diye övünmüştür.

Kandilli’deki Kont Ostrorog Yalısı’nın yaklaşık 150 yılı aşkın bir geçmişi vardır. Kont Leon Valerien’in bu yalıyı Asker Ali Paşa’nın dâmâdı, zamânın Adliye Nâzırı Servet Paşa’dan satın alınmış, 1905 yılında da yanındaki Ahmed Aşkî Paşa’nın yalısı ile birleştirilerek genişletilmiştir. Böylece iki yalının birleşmesi ile ortaya yeni bir yalı çıkmıştır.

Günümüzde arkasındaki ana caddeden uzun bir merdivenle inilen yalı, çiçekli bir bahçe içerisindedir. Bahçesinde 1882 târihli bir hamam aynası, selsebil ve bir de çeşme bulunmaktadır. Bu bahçeden oldukça geniş bir kapı ile yalının salonuna girilmektedir. Bu salonun bütün kapıları açıldığı zaman önden deniz, arkadan da koru ve bahçe ile bütünleşmektedir.

Yalının harem dâiresi orta sofalı karnıyarık plan tipindedir. Her iki katta da aynı plan düzeni tekrarlanmıştır. Buradaki sofa dikdörtgen biçiminde olup, yalıyı ikiye bölmektedir. Kısa kenarlardan birisinde giriş, diğerinde de merdiven bulunmaktadır. Merdiven üç kollu olup, sofanın bahçe cephesini tümü ile kaplamaktadır. Yalıya hem bahçe hem de deniz tarafından girilmektedir. Giriş katındaki sofa taşlık olup, köşelerine dört geniş oda yerleştirilmiştir. Bu odaların aralarında daha küçük bir oda ile helâlara yer verilmiştir.

İki katlı, ahşap yalının irili ufaklı 15 odası vardır. Kafesli dikdörtgen, ince uzun çerçeveli pencerelerinin ardına boydan boya sedirler yerleştirilmiştir. Alt kattan iki taraflı merdivenlerle çıkılan üst kattaki salonun çevresinde de yine irili ufaklı odalar sıralanmıştır. Yalının odalarının tavanları Osmanlı ahşap işçiliğinin en güzel örneklerini bir araya getirmektedir. Yalının döşeme parkeleri ise 1940 yılında Bebek’te yıkılan Köçeoğlu Yalısı’ndan satın alınarak buraya getirilmiştir. Yalıya bitişik eski deniz hamamının üzeri kapatılarak salon hâline getirilmiş ve Pierre Loti’nin buraya ziyâretinden ötürü de bu bölüme onun ismi verilmiştir. Yalının içerisi antika eşyâlar, halılar, çeşitli koleksiyonlarla zenginleştirilmiştir. Buradaki Pekin işi antikaların, Çin vazolarının, Çin lambalarının en güzel örnekleri bulunmaktadır. Bunların yanı sıra zengin bir kütüphânesi bulunmaktadır.

Ünlü Fransız yazar Pierre Loti ile Claude Farrere İstanbul’a gelişlerinde bu yalıda misâfir edilmişler, onları Fransa eski cumhurbaşkanı Georges Pompideu, Danimarka Prensesi Margarite, Dürrüşehvar Sultan gibi ünlüler de izlemiştir.



Sarıyer İlçesi, Yeniköy semtinde Köybaşı Caddesi ile İskele Çıkmazı Sokağı’nın kesiştiği noktada bulunan bu yalıyı Sarraf Varki Vartaks XIX. yüzyılın sonlarında yaptırmıştır. Varki Vartaks’ın 1885 yılında ölümü üzerine yalı ve çevresindeki arâzi vârisleri arasında ihtilaf konusu olmuştur. Yalıyı icrâdan Teşrîfât-ı Umûmiye Nâzırı Mahmud Münir Paşa almıştır. Ancak paşanın 1899’da ölmesi ile birlikte yalının mülkiyeti Ayşe Pervin Hanım ile Şükriye Ulviye Hanım’a geçmiştir. Ardından da Sultan II. Abdülhamit’in (1876-1909) oğlu Şehzâde Mehmet Burhâneddîn Efendi’ye satılmıştır.

Şehzâde Burhâneddîn Efendi yalıyı yıktırarak 1912’de yeniden yaptırmıştır. Bugün bu döneme âit ikinci balkonu çatı alınlığında 1328 târihli “Ya Hâfız” levhası görülmektedir. Osmanlı Hânedânı’nın yurt dışına çıkarılmasından sonra Mısırlı Ahmet İhsan Bey yalıyı 1923’te satın almıştır. Ahmet İhsan Bey’in 1946’da ölümü üzerine de mîrasçıları yalıyı Erbilgin Âilesi’ne satmışlardır. Günümüzde Şehzâde Burhâneddîn Efendi veya Erbilgin Âilesi Yalısı olarak tanınan bu yalı Yüksek Mîmar Hüsrev Tayla tarafından bütünüyle restore edilmiş, yalının orijinal izleri ortaya çıkarılmış, iç ve dış mîmârîsinde bâzı değişiklikler yapılmıştır.

Fotoğraf 111- Şehzâde Burhâneddîn Efendi Yalısı

Osmanlı İmparatorluğunun son devir yapılarındaki özellikleri yansıtan ahşap karkas yalı, zemin kat üzerine iki kat olarak yapılmıştır. Yalının deniz cephesinde ikinci katların cumbaları taştan çıkıntılı kanatlar üzerine oturtulmuştur. Cephenin orta bölümünde ise her katta ahşap dikmeli balkonlara yer verilmiştir.

Yalı girişinin iki yanında birer servis merdiveni, güneyinde ise diğer katlara çıkan, ikili başlayarak tek kollu devam eden ana merdiven bulunmaktadır. Ayrıca ikinci kata çıkış servis merdivenleri ile de karşılanmıştır. Osmanlı Türk evlerinin iç sofalı plan tipindeki yalının birinci kat sofasının deniz yönünde bir eyvanı bulunmaktadır. Bağdâdî duvarlarına rokoko üslubunda bezemeler yapılmıştır. Zemin katta yedi oda, bir mutfak, bir tuvalet; birinci katta on iki oda, dört tuvalet ve bir Türk hamamı; ikinci katta da yedi oda ile bir tuvalet bulunmaktadır.

Yüksek Mîmar Hüsrev Tayla’nın yapmış olduğu restorasyonda, 1944 yılında Mîmar Burhâneddîn Bey’in yapmış olduğu değişiklikler ortadan kaldırılmıştır. Birinci ve ikinci katların ön balkonlara açılan duvarları geriye çekilmiş, batı cephesine de dikmeler üzerine bir balkon eklenmiştir. Ayrıca yalının kuzeyindeki bahçe kapısı kaldırılmış ve burası sütunlu bir revâka dönüştürülmüştür. Duvarlarda daha önce oluşturulan mekânlar kaldırılmış, daha önce kapatılan kapı ve pencereler açılmıştır. Birinci katta güneybatıdaki odalar Türk hamamına dönüştürülmüştür. Bu kattaki sofa balo salonuna dönüştürülmüştür. Yalının güneyindeki kayıkhânenin yerine de kapalı bir havuz yapılmıştır. Ayrıca pencerelerin ahşap kepenkleri kaldırılmış, balkonların ajurlu korkulukları da sâde parmaklıklara dönüştürülmüştür. Bu arada bahçenin kuzeyindeki Mahmud Münir Paşa zamânından kalan tek katlı selamlık üzerine de bir kat eklenmiştir. Yalının arkasındaki koru ile bağlantılı olan köprü 1957 yılında yol yapımı nedeni ile yıkılmıştır.



Beykoz İlçesi, Anadoluhisarı Körfez Caddesi’nde bulunan bu yalının XVII. yüzyılın sonu veya XVIII. yüzyılın başında yapıldığı sanılmaktadır. Yalıya ismini veren Zarif Mustafa Paşa yalıyı, Paşa’nın el yazısı ile yazdığı ve torunlarından birinin elinde bulunan anılarından 1848’de satın aldığı öğrenilmektedir. Ancak kimden aldığı belirtilmemiştir. Kaynaklarda paşanın bu yalıyı üçüncü sâhibi olan, Sultan II. Mahmut’un (1784–1839) kahvecibaşılığını yapan, Enderûn’dan yetişmiş Kânî Bey’den satın aldığı belirtilmektedir. Kânî Bey sarıkçıbaşılık, defter eminliği yapmış ve 1849 yılında da ölmüştür.

Sicil-li Osmânî’den öğrenildiğine göre Zarif Mustafa Paşa, Hassa Süvârî Alayı kâtiplerinden olup, mirlivâ ve ferik rütbelerini almıştır. 1845 yılında Dâr-ı Şûrâ Reisi olmuş, 1846’da bu görevden ayrılarak mîrimîran rütbesi ile Kudüs Mutasarrıfı olmuştur. Bundan sonra 1847’de ferik rütbesine yükseltilmiş, 1849 yılında Konya ve Halep Vâlisi olmuştur. Bu görevden kısa bir süre sonra azledilmiş, ardından Vidin ve Erzurum Vâlisi, Anadolu Ordusu Müşîri olmuştur. 1859 yılında Meclis-i Vâlâ âzâsı olmuş 1863 yılında da ölmüştür. Karacaahmet Mezarlığında gömülüdür.

Fotoğraf 112- Zarif Mustafa Paşa Yalısı

Mustafa Zarif Paşa Yalısı harem, selamlık ve mehtâbiye köşkü olmak üzere üç ayrı bölümden meydana gelmiştir. Mehtâbiye köşkünün bir bölümü günümüze gelebilmiş ve bu bölüm çeşitli onarımlar nedeni ile özelliğini büyük ölçüde yitirmiştir. Haremin bir kısmı 1918-19 yıllarında yıkılmış, kalan bölümüne de 1971 yılında bir gemi çarpmış ve böylece harem bölümü günümüze gelememiştir. Günümüze yalnızca selamlık kısmı gelmiştir. Restore edilen bu bölüm iyi bir durumdadır.

Zarif Mustafa Paşa Yalısı yıkılmadan önce kayıkhânesi, bahçeleri, limonluğu ve ahırları ile birlikte Boğaziçi’nin en büyük yalılarından birisi idi.

Zarif Mustafa Paşa Yalısı’nın aşı boyalı iki katlı olan harem bölümünün ikinci kattaki yaldızlı odasının barok bezemeleri, ahşap kaplamaları, stalaktitli tavan bordürlerinin olduğu kaynaklarda belirtilmiştir. Amcazâde Hüseyin Paşa Yalısı ile bu bakımdan benzerlikleri bulunmaktadır.

Yalının iyi bir durumda günümüze gelen selamlık kısmı bâzı kaynaklara Zarif Mustafa Paşa’nın torunu olan ve Devlet Şûrâsı âzâlarından Esat Bey’in ismi ile geçmiştir. Neoklasik devir özelliklerini taşıyan bu yapı iki katlı olup, sarı boyalıdır. Orta sofalı plan tipinde olup, deniz cephesindeki üçgen alınlıklı konsolların taşıdığı bir bölümle dışarıya taşırılmıştır. Orta sofa etrâfında sıralanmış salon ve odalardan meydana gelen yalının katları silmelerle birbirlerinden ayrılmıştır. Aydınlığı sağlayan pencereler dikdörtgen sıra hâlinde dizilmiş olmasına rağmen, denize çıkmalı bölümde yuvarlak kemerli pencerelere de yer verilmiştir. Yalının hamamı sıcaklık ve soğukluktan meydana gelen klasik Osmanlı hamam planı şeklindedir.



Beykoz İlçesi, Kanlıca’da bulunan bu yalı, Sultan II. Abdülhamit döneminde Nûrî Paşa tarafından 1895 yılında yaptırılmıştır. Nûrî Paşa’nın oğlu, Marki Necip Yalısı’nın sâhibinin kızı ile evlenmiştir. Sonraki yıllarda yalı eski bakanlardan Muhlis Erkmen’in mülkiyetine geçmiş, daha sonra da Sâdıkzâdeler tarafından satın alınmış, son olarak da Rahmi Koç’un mülkiyetine geçmiş olup, Rahmi Koç Yalısı olarak da anılmaktadır.

Fotoğraf 113- Nûrî Paşa Yalısı

Yalı XIX. yüzyıl ikinci yarısında yapılmış art-nouveau üslûbu yapılardan bir örnektir. İki katlı ahşap yalı son onarımlar sırasında beton takviyeli olarak yenilenmiştir. Yalı orta sofa etrâfında sıralanmış odaların oluşturduğu plan düzenine göre yapılmıştır. Yalının ortasında denize yönelik altlı üstlü birer balkonu bulunmaktadır. Bunlardan üst balkon ahşap çatının devâmı üçgen bir alınlıkla sonuçlanmaktadır.











Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.