7 Ocak 2013

SELÂNİK



Şekil 17- Selânik Bayrağı ve Mührü






(Yunanca: Thesaloniki)





Selanik Sancağı, Selanik Vilayeti, Yunanistan












Yunanistan'ın ikinci büyük kenti ve Orta Makedonya Bölgesi’nin yönetim merkezi olan ilidir. Ayrıca Mustafa Kemal Atatürk'ün doğduğu şehirdir.

Fotoğraf 25- Selânik'ten bir görünüm

Harita 33- Orta Makedonya Bölgesi, haritada 3 numaralı bölge

Harita 34- Selânik İli

Harita 35- Selânik'in konumu

Selânik'in nüfûsu 800.764’tür. Önemli turistik ziyâret yerleri Beyaz Kule ve Arkeoloji Müzesi'dir.

Türk târihinde, kültüründe ve medeniyetinde önemli bir yeri olan Selânik, kendi ismini taşıyan körfez kenarında, Vardar Nehri ağzının 16 km doğusunda yer alır. Son derece önemli olan coğrâfî mevkii, dağlık Balkan Yarımadası’nı boydan boya kesen yolların düğüm noktasında bulunması ve aynı zamanda bu yolları işlek deniz ulaşımına bağlayan güvenli bir liman olması şehrin önemini artırmaktadır. Söz konusu yollardan biri, Vardar Vadisi’ni tâkip ederek, kuzeye doğru uzanır ve geçilmesi kolay bir eşiği aşarak, kuzey yönünde devam edip Morova Vadisi üzerinden Orta Tuna Ovalarına (Macaristan Ovası) gider. Diğer bir yol ise Adriyatik Denizi kıyısında, Dıraç’tan başlayarak Makedonya Gölleri havzasından Selânik’e gelir ve doğuya doğru devam ederek, boğazlar bölgesine ulaşır.

Resim 22- Sabetay Sevi (Şabbetay Zvi), (22 Temmuz 1626, İzmir - (muhtemelen) 30 Eylül 1676, Ülgün (Ulcinj, Karadağ))

XVII. yüzyılda Sabetay Sevi tarafından başlatılan Sabetayizm Hareketi Selânik'teki Yahudiler arasında çok rağbet buldu. Sabetay Sevi'yi izleyerek Müslüman olan Yahudiler Selânik'te Osmanlı Devleti'nin yenileşme çabalarına büyük katkılarda bulundular.



Kent MÖ. 315 yılında Makedonya Kralı Cassander tarafından bugünkü Thermi'de kurulmuştur. Makedonya Krallığının özerk bir bölümüydü. Makedonya Krallığının yıkılmasından sonra, şehir MÖ. 168 yılında Roma Cumhuriyeti'nin egemenliği altına girmiştir.

Fotoğraf 26- Agora

Egnatia Yolu (Via Egnatia) üzerinde bulunan şehir, Avrupa ve Asya arası ticârette önemli bir merkez hâline gelmiştir. Şehrin ekonomik önemi XII. yüzyıla kadar devam etmiştir.

1204 yılında, başkent Konstantinopolis Dördüncü Haçlı Seferi sırasında işgal edilince Bizans'ın elinden çıkmıştır. Selânik ve çevresi, kurulan Latin İmparatorluğunun en büyük tımar bölgesi durumuna gelmiştir. 1246 yılında Bizans tarafından tekrar geri alınmıştır.


Osmanlı Dönemi

Selânik şehri, ilk defâ 1380 yılında Osmanlı Türklerinin eline geçti. Sonra tekrar Bizans İmparatorluğunun topraklarına katılan şehir, bir müddet Venediklilerin elinde kaldı. 1430 yılında Osmanlı Pâdişâhı II. Murat şehri savaşarak geri aldı. Şehre Yenice-i Vardar’dan gelen Türkler iskân edildi. Selânik’in îmârı için harekete geçen Osmanlı idâresi zamânında şehrin muhtelif yerlerine câmi, hamam ve diğer binâlar yapıldı.

Şehir Türk idâresinin ilk devirlerinde Müslüman ve Hıristiyanlardan ibâret iken 1492’den sonra İspanya, Portekiz, Almanya ve diğer bâzı ülkelerden gelen Yahudilerle nüfus yapısı önemli ölçüde değişti ve Yahudiler şehrin en fazla nüfûsa sâhip dînî grubu oldu.

Şehre ilk gelenlerin önce cemâatler hâlinde teşkîlatlandıkları daha sonra bu cemâatlerin mahallelere dönüştüğü arşiv kayıtlarından anlaşılmaktadır. Müslüman mahalleleri başka Osmanlı şehirlerinde olduğu gibi bir câmi veya imârethâne etrâfında kurulmuş ve ilk yerleşen Müslüman cemâatler, adlarını devam ettikleri câmi veya mescitlerden almıştır. Hıristiyanlar şehrin yerli ahâlisi oldukları için ilk tahrirlerden îtibâren mahalleler hâlinde kaydedilmişlerdir. Yahudiler ise geldikleri ülkenin adını taşıyan cemâat veya tâifeler hâlinde yazılmışlardır.

Müslüman nüfûsun meslekleri önemli bir nispette belirtildiği hâlde, Hıristiyan ve Yahudilerin meslekleri bâzı istisnâlar dışında gösterilmemiştir. Bunun sebebi olarak şehrin yerlisi olan Hıristiyanlar ile sonradan gelen Yahudilerin birbirlerini eskiden beri tanıyan kimseler olabileceği, ancak Müslümanların ise değişik yerlerden gelmiş olmalarından dolayı pek tanınmadığı,  bundan dolayı tanıtıcı olacağı düşüncesiyle meslekleri ile birlikte yazıldığı görüşü öne sürülmüştür.

Şehrin nüfûsunun vebâ salgınları ile büyük darbe yediği ve bundan en fazla Müslümanlar ve Hıristiyanların zarar gördüğü anlaşılmaktadır. Yahudiler yeni gelen cemâatlerle bu nüfus kaybını telâfî etmiş ve şehrin nüfûsunu en fazla arttıran dînî grubu olmuştur. Ayrıca, Yahudiler şehrin iktisâdî bakımdan canlanmasına da yardım etmiş, dokuma sanâyîsini büyük ölçüde ellerinde bulundurmuştur.

Bu devrede şehrin Gayrimüslim nüfûsunda önce tedrîcen, XVI. yüzyılda ise süratle İslamlaşma görülmüştür. Şehrin mesleklerine âit listenin zengin olması bu dönemde ekonomik faaliyet olarak çeşitliliğe işâret etmektedir. Tuzun şehrin en ciddî gelir kaynağı olduğu, dokuma ve deri sanâyilerinin çok geliştiği görülmektedir. Canlı bir ticâret merkezi olan Selânik’in işlek bir limana sâhip olduğu da bilinmektedir.

Tanzîmat Fermânı’nın îlânından sonra, Selânik ticâret ve kültür alanında büyük bir gelişme gösterdi. Batı’dan gelen fikir akımlarına olduğu gibi, Balkanlarda yaşayan kavimlerin tahrik ve propagandalarına karşı da açıktı. Yunanistan bağımsızlığını kazandıktan sonra, Selânik taraflarına da tahrikçiler göndererek Osmanlı Devleti aleyhinde isyanlar çıkarmaya çalışıyordu. Şehrin ticârî faaliyeti arttıkça şehirdeki yabancıların ve Avrupa devletlerine âit konsoloslukların sayıları da çoğalmaktaydı. 1856’da kurulan Osmanlı Bankası’nın ilk şûbelerinden biri de Selânik’te açılmıştır. Bu bankanın tavassutuyla 1872’de hazîne eshamı (hisse senetleri) çıkarıldığı zaman, bilhassa Selânik Vilâyeti gelirleri karşılık gösterilmiştir. 1865’te ilk vilâyetler kânûnu çıkarılınca, Selânik Vilâyeti, Selânik Sancağı ile Tırhala, Siroz (Serez), Drama sancaklarına ayrılmıştır.

II. Abdülhamit devrinde Selânik, İmparatorluğun diğer yerlerine kıyasla, pek çok açıdan daha ciddî bir gelişme kaydetti. 1871’de Selânik’ten Vardar Vadisi boyunca demiryolu döşenmesine başlandı ve 1888’de bu hat Üsküp’e bağlandı. 1894’te de Manastır’a kadar uzatıldı. 1897-1903 yılları arasında yeni liman têsisleri yapıldı.

Harita 36- Manastır, Üsküp, Selânik, Serez, Drama, Dedeağaç, Semendire, Limni, Taşoz.

1885’te yapılan bir tahrirde Selânik Vilâyeti’nin (Siroz ve Drama sancakları dâhil) genel nüfûsu 1 milyona yaklaştı. Bu nüfûsun 494,656’sı Müslüman, 243,991’i Rum, 222,316’sı Bulgar ve 37,174’ü Yahudi’ydi ki, Müslümanlar nüfûsun %51’ini, Rumlar %23’ünü, Bulgarlar ise %22’sini teşkil ediyordu.

1881-82-1893 Osmanlı Genel Nüfus Sayımı’na göre Selânik’in nüfus yapısı şu şekildeydi:

Tablo 4- Selânik Vilâyeti, Selânik Sancağı, Selânik Merkez Kazâsı
Müslümanlar
Rumlar
Ermeniler
Bulgarlar
Katolikler
29.489
36.985
145
1.127
471

Tablo 5- Selânik Sancağı
Müslümanlar
Rumlar
Ermeniler
Bulgarlar
Katolikler
225.238
192.444
157
95.807
2.311

Tablo 6- Selânik Sancağı Toplamları
Yahudiler
35.824
Protestanlar
702
Latinler
94
Monofizitler (Süryânîler)
16.389
Gayrimüslim (Çingeneler)
163
Yabancılar
1.200
Genel Toplam
552.981

1870-1894 yılları arasında meydana gelen yangınların şehrin gelişmesine engel olduğu da bir gerçektir. Makedonya meselesi, 1897 Türk-Yunan Savaşı’ndan sonra, daha karışık bir hâl aldı. Bulgarların Selânik’e el atması netîcesinde 1902-1903 yıllarında meydana getirilen teşkîlat vâsıtası ile çeşitli isyan ve ihtilaller yaşandı. Selânik’te suikastlar yapıldı ve artık Makedonya meselesi Avrupa meseleleri arasına girdi. Kısacası Makedonya meselesi II. Abdülhamit’in son yıllarına kadar bütün vahâmetini muhâfaza etti.

Memlekette hürriyeti ve meşrûtiyeti hâkim kılmak arzusu ile kurulan İttihat ve Terakkî Cemiyeti’nin ileri gelenlerinin merkezi Selânik’ti. Bu cemiyet mensupları ordu içerisinde hızla çoğalıyordu ve bilhassa Kolağası Mustafa Kemal’in büyük hizmet ve faaliyetleri olmuştu. İttihat ve Terakkî Cemiyeti’nin Selânik Merkezi 24 Temmuz 1908’de II. Abdülhamit’e bir telgraf çekerek, Kânun-i Esâsî’yi yürürlüğe koymasını istedi. Selânik bundan sonrada Balkan Harplerinin sonuna kadar, Türk aydınlarının ve heyecanlı gençlerinin belli başlı merkezi oldu. 1910’da Genç Kalemler Mecmûası yayınlanmaya başladı; bir sene sonra da Ziyâ Gökalp’in başında bulunduğu “Yeni Felsefe Mecmûası” adlı dergi memlekette yeni fikirler, yeni bir zihniyet aşılamaya çalıştı. Selânik özellikle İttihat ve Terakkî mensupları tarafından “Kâbe-i Hürriyet, Mehd-i Hürriyet” sayıldı.


Selânik’in Osmanlı Hâkimiyetinden Çıkışı

I. Balkan Harbi 8 Ekim 1912’de başlamış, 30 Mayıs 1913’te Osmanlı Devleti’nin mağlûbiyeti ile sona ermiştir. Osmanlı Devleti bu savaşa her alanda hazırlıksız girdiği için dört yeni ve küçük devletin, büyük Osmanlı Devleti’ne karşı ittifak kurarak başkaldırmaları şaşılacak başarılar elde etmiş, kısa sürede beklenmedik sonuçlar doğurmuştur. Bu mağlûbiyetten sonra Osmanlı Devleti Edirne’nin batısında bulunan bütün Rumeli topraklarını kaybetmiştir.

Osmanlı Devleti, Balkan Savaşı’nda Bulgarlara karşı Doğu Ordusu; Sırplara, Yunanlara ve Karadağlılara karşı Batı Ordusu olmak üzere iki ordu oluşturdu. Netîce olarak, Balkan Harbi sırasında Osmanlı kuvvetlerinin en zayıf cephesi Yunan (Güney) Cephesi oldu. Yunanistan, Balkan İttifâkı Devletleri içinde savaşa en son katılan devlet olup 18 Ekim 1918’de Osmanlı Devleti’ne harp îlan etti. Osmanlı Devleti, siyâsî yalnızlık içinde ve elverişsiz şartlar altında Yunanistan’la da savaşa girmiş oldu.

Osmanlı Devleti’nin bu kötü durumundan ilk yararlanan Arnavutluk olmuştur. Zâten öteden beri isyan hâlinde bulunan Arnavutluk, 26 Kasım 1912’de bağımsızlığını îlan etti. Yunanlar bir yandan Selânik’i ele geçirirken öte yandan Ege Adalarından Bozcaada, Limni, Semendire ve Taşoz adalarını işgal etti. Böylece 550 yıl süren bir hâkimiyetten sonra, bütün Rumeli terk edildi ve milyonlarca Türk, Anadolu’ya geri dönmek için yollara düştü. Balkan Devletlerinin bağımsızlık hareketleri ve isyanları sırasında da çeşitli çileler çekerek zulümlere uğrayan Balkan Türklerinin bu göçü, ara ara günümüze kadar sürmüştür.

Bu sırada Selânik’te sürgün hayâtı yaşayan II. Abdülhamit, düşmanın ilerlemesi karşısında Selânik’in tehlikeye düşmesi üzerine 1 Kasım 1912’de İstanbul’a nakledildi. Kendisine gazete verilmediği için Balkan Savaşı’nın çıktığından haberi dahi olmayan eski pâdişah Balkan İttifâkına ve Bâb-ı Âlî’nin böyle bir ittifaktan haberdar olmamasına hayret ederek kiliseler meselesini sordu. Halledildiğini öğrenince de ittifâkı tabiî karşıladı.

Yunan Ordusu, Alasonya Dışkata, Kırkgeçit, Lazarat ve Yenice-Vardar muhârebelerini kazanarak, Selânik’in anahtarını ele geçirmişti. Özellikle Yenice-Vardar mağlûbiyetinden sonra, Türk birlikleri çözülmüş ve geri çekilme harekâtı kısa sürede düzensizliğe dönüşmüştü. Bundan sonra Selânik’teki Türk Ordusu tarafından alınan hiçbir savunma tedbiri bir netîce vermedi. Muhârebe alanından uzaklaşan Türk birlikleri, birbirine karışmış; emir, nizam dinlemeyen bir kalabalık hâlinde Selânik’e doğru çekilmeye başlamıştı. Savaş bölgesinden daha önce kaçan Türk halkından, çoğu kadın ve çocuk olmak üzere, yüzlerce insanın donmuş cesetleri, yollar üzerinde, hendeklerde yığılmış kalmıştı.

Cephâne sandıklarını, askerî eşyâ ve techîzâtı yollarda bırakan, subaylarının eşyâsını yağma eden makarreciler (karargâh personeli), araba sürücüleri, toplarını geride bırakan top arabacıları, koşum kesmek sûretiyle atlarına binerek kaçmışlardı. Bunlar arasında, Mürettep 8. Kolordu Karargâhı da bulunuyordu. Kolordu komutanı, bu korkunç çözülüşü önlemek için bir birlik komutanını görevlendirdi ve görevli komutan, çözülmeyi önlemek için askerleri durdurmaya gayret gösterdiyse de çabaları sonuç vermedi. Dur emrini dinlemeyen askerler geri çekilmeye aynı hızla devam etti. Bunun üzerine görevli komutanın emriyle havaya ateş açılması yeni bir fâcianın doğmasına neden oldu. Bozguncu erler silah seslerini duyduktan sonra subay ve erleri hedef alarak ateşe başladılar. Bir anda muhârebe hâline dönüşen karşılıklı ateşler, karışıklığı daha da arttırdı. Kötü hava şartlarından dolayı bir bataklık hâline gelmiş olan tarlalara, sularla dolmuş hendeklere koşarak ölümden kurtulmaya çalışanların çığlıkları, yaralananların iniltileri, ölenlerin meydana getirdiği yığınlar, mevcut fâciayı çok daha korkunç bir hâle getirdi.

Bu şartlar altında Menteşeli ve Demiryolu köprüleri 3 Kasım 1912 günü geçildi. Yenice ve Karaazmak yenilgisiyle çok kritik duruma düşen Türk kuvvetleri Yunan Ordusu tarafından hemen ve aralıksız bir şekilde tâkip edilseydi, Vardar kıyısında tamâmen yok edilebilirdi. Ancak, düşman ordusunda, bunu yapacak kabiliyette komutan ve icrâ heyetinin olmaması bu bölgedeki Türk kuvvetlerini imhâdan kurtarmıştır.

Diğer taraftan 5 Kasım 1912’de Pirlepe’yi işgal eden Sırplar, bir piyâde birliğiyle Vardar boyundan Selânik’e doğru ilerlerken, Yenice’de mağlup olan Osmanlı kuvvetlerinin kuzeye doğru çekilmelerine engel olmuş, onları geri püskürtmüştür.

Bulgarlar da General Teadorof komutasında kuzey ve kuzey-doğudan ilerlemekteydi. Süvârîler 4 Kasım 1912’de Yunan süvârîleri ile birleşti. Kassandra Boğazı’nda karaya çıkartılmış olan Yunan kuvveti, Büyük Karaburun ve Küçük Karaburun kalelerini arkadan tehdit ediyor ve Selânik üzerine yürüyordu. Selânik her gün daha da artan asker kaçağı ve göçmenlerle önüne geçilemeyen kargaşa içindeydi. Vâli ve bölge komutanı, birbirlerini suçlamakla, durumu daha da kötüleştiriyorlardı. 5 Kasım 1912’de, Beyaz Kule’deki Ordu Müfettişliği binâsında, Ustruma Kolordusu Komutanı’nın başkanlık ettiği bir askerî kurul toplandı. Şehrin ileri gelenlerinden seçilmiş bâzı şahıslar da bu toplantıya çağırıldı. Bu toplantı, Selânik Vâliliğinden Ustruma Kolordu Komutanı’na gönderilen bir istek yazısından dolayı yapılmıştı. Şehirdeki komutanlar vâlinin de katılmasıyla mevcut durumu tartıştılar. Askerin dağıldığına dâir 8. Kolordu Komutanı’nın vâliliğe gönderdiği bilginin ışığında, Langaza doğrultusunda çekilmek ve Serez’deki kuvvetle birleşmek esâsına dayanan bir karar tutanağı düzenledi. Bu tutanakta özetle şöyle denilmektedir:

“Her tarafı düşmanla çevrilmiş olan bu şehrin, tahrip edilmesini halk istememekte ve vilâyetin de katılmasıyla, şehrin savunulması imkânı kalmadığından, yalnız iç güvenlik için polis ve jandarma ve hastaları hastâne kurullarıyla bırakarak şehrin boşaltılmasına, mevcut kuvvetlerle Langaza istikâmetine çekilmeye karar verilmiştir”.

Ustruma Kolordu Komutanı: Mirlivâ Ali Nâdir
Selânik Redif Tümen Komutanı: Mirlivâ Muhiddîn
Menzil Genel Müfettişi: Mirlivâ Hasan Tahsin
Selânik Genel Komutanı: Mirlivâ Şefik

Selânik’teki Türk kuvvetlerinin durumu da pek iyi değildi. Birlikler, yiyecek, giyecek, cephâne sıkıntısı çekiyordu. Depolarda, vagonlarda yeterli yiyecek maddeleri beklerken mevziilerde çarpışan erler aç ve çıplaktı. Bunun sebebini ilgililerin ihtiras peşinde olmalarına bağlamak mümkündü.

Makedonya’nın en önemli bir şehri ve limanı olan Selânik’in çevresindeki savunma çalışmaları, halkın ve yabancı devlet misyonlarının olumsuz baskılarına rağmen mevcut kuvvetlerle tamamlandı. Yabancı devlet misyonları, uygun şartlarla ordunun, Yunan Ordusu’na teslim imkânının bulunduğunu ve bu hususta aracı olacaklarını Mürettep 8: Kolordu Komutanlığına telkin ettiler.

Bu esnâda, düşmanın bir kısım birliklerinin ilerlediği bildirilirken, Türk birlikleri de mevzilere yerleştirilmemiş, emir gereği istirahate çekilmişti. Yunan Ordusu Komutanlığı, Bulgarların Serez, Sırpların Manastır doğrultusunda ilerlediklerini, bu sırada haber almıştı. Bulgarların, Yunan Ordusu’ndan önce Selânik’e girmelerinden endişe eden Yunan Başkomutanlığı telaşlanmış, bundan dolayı, ordusuna kısa zamanda Selânik’i almasını emretmişti.

İki tarafın da aldığı düzen, harekâtın tabiî gelişmesi kabul ediliyordu. Baskına uğramamak için tümen komutanları birliklerine emir verdiler. Bu emre göre birlikler bir defâ daha incelendi, eksikliklerin imkân ölçüsünde giderilmesine çalışıldı ve cephâne ikmâli yapıldı. Ne var ki, bu hazırlıklar yapılırken, 7 Kasım 1912’de Kolordu’dan tümenlere bir emir gelmişti. Yayınlanmış olan gizli emirde “Mevcut durum dolayısıyla Yunan karargâhına temsilciler gönderildiği, bunların mütâreke müzâkerelerine başlamak üzere oldukları, bundan dolayı, Yunanlar sokulup, muhârebeye sebebiyet vermedikçe Türk birliklerince ateş açılmaması” isteniyordu. Bu emirden, teslim olma kararının kolordu tarafından benimsenmesi daha önceden kararlaştırılmış olduğu hâlde, ancak o gün açıklanmıştı.

Selânik’in teslimi ile ilgili görüşmeler 7 Kasım 1912’de başladı. Bu görüşmeler için, Selânik Merkez Komutanı Şefik Bey’in de içinde bulunduğu büyük devlet konsoloslarından kurulu bir heyet, Topçulardaki Yunan Komutanlık karargâhına gönderildi. Selânik’teki Türk kuvvetlerinin teslim olması kabul ediliyor, yalnız, kendi komutanlarının emrinde olmak üzere Karaburun’da yerleşmelerine izin verilmesi isteniyordu. Yunan Ordu Komutanlığınca, bu teklif reddedildi. Onlara göre, Türk Ordusu mensuplarına savaş esiri muâmelesi yapılacak, ancak subayların kılıçlarını taşımalarına müsâade edilecekti. Ayrıca masrafı Osmanlı Devleti’ne âit olmak üzere, askerler, Yunan gemileriyle Anadolu kıyılarına nakledilebilecekti.

Bu şartlar üzerinde durularak, alınacak kararın bildirilmesi için Türk heyetine, 8 Kasım 1912 gününe kadar zaman verildi. Yunan Komutanlığı acele ediyordu, çünkü 6 Kasım 1912’de Bulgarlar Serez’i almış ve Selânik’e doğru ileri harekâta devam ediyordu. Bunu öğrenen Yunanlar kendi açılarından acele etmekte haklıydı. Zâten her taraftan kuşatılmış, yenilgiyi ve teslim olmayı kabul etmiş olan Türk Ordusu Komutanı’nın bütün şartları kabul edeceği de belli olmuştu, bundan dolayı Bulgar ve Sırp kuvvetlerinden önce Makedonya’nın başkenti Selânik’e sâhip olmak için Yunanların acele taarruz etmeleri gerekiyordu.

Ordunun morali bozulmuş, Selânik’teki Müslüman ve Mûsevî sâkinlerinin cesâreti de kırılmıştı. Bu konuda Berliner Tageblatt’ın muhâbiri şunları yazıyordu:

“Kalabalık asker ve kaçak kâfileleri hazin, acınacak bir durumda şehre hücum ediyor, Türk ordusu şehrin sokakları önünde düşmanı bekliyor, fakat erler arasında ancak birkaç subay bulunuyor: büyük kısmı bırakıp gitmiş, lime lime elbiseler giymiş, tam bir moral çöküntüsü içinde bulunan kaçak askerlerin ardı arkası kesilmeyen geçişi, Napolyon’un Rusya ric’atini andırıyor, her tarafta cesetler ve at leşleri var. Dün elli kaçak, açlık ve soğukluktan öldüler. Şehrin durumu pek yürekler acısı. Askerlerden başka Makedonya’dan kaçan elli bin muhâcir, âileleriyle berâber sokaklara doluşmuşlar. İnsan bu sefâlet kâfilelerini seyrederken korkunç bir izlenim ediniyor.”

Netîcede 8 Kasım 1912’de bir antlaşmaya varıldı. Yunan Tesalya Ordusu Komutanı Veliaht Konstantin, Yunanistan Başbakanı Venizelos’a bir telgraf çekerek durumu bildirdi.

8 Kasım 1912’de Selânik’te toplanmış olan Yunan ve Türk ordularının temsilcileri arasında yapılan görüşmeler sonunda, kabul edilerek imzâlanan protokol ile; Selânik’in ve Türk birliklerinin düşmana şu şartlarla teslim edileceği kabul edilmişti:

1. Osmanlı askerlerinin silahları, kendileri tarafından toplanacak ve bir depoya konularak, Yunan Ordusu’nun sorumluluğu altında korunacaktır. Bununla ilgili olarak bir tutanak düzenlenecektir.

2. Osmanlı askerleri kısmen Karaburun, kısmen Topçular kışlasında yerleştirilecek, bunların iâşesi, Selânik yönetiminin bütçesinden ve belediyenin ek yardımından sağlanacaktır.

3. Selânik şehri, barış antlaşması yapılıncaya kadar Yunan Ordusu’na teslim edilecektir.

4. Gerek Tahsin Paşa, gerek kurmay heyeti, bütün Osmanlı askeri; tarafsız bir bölgede oturtulacaklardır. Ancak âilelerinin yanına dönmek istedikleri zaman, artık savaşa katılmamaya yemin etmek şartıyla, rahat bir şekilde yerlerine gönderileceklerdir.

5. Jandarma ve polisler silahlarını taşıyabilecektir.

6. Karaburun, silahları alınmış Osmanlı askerlerinin oturma yeri olacaktır. Karaburun’un topları ve mühimmâtı, Osmanlı askerleri tarafından, işe yaramaz hâle getirilecek ve Yunan Ordusu’na teslim edilecektir.

7. Birinci maddenin muhtevâsı, 9 Kasım 1912 Cumartesi gününden îtibâren iki gün içinde uygulanacaktır.

8. Bu durum barışın imzâsına kadar geçerli olacaktır.

9. Osmanlı Jandarmaları ve polis mêmurları yeni karara kadar vazîfelerine devam edecektir.

10. Osmanlı subayları kılıçlarını muhâfaza edecektir.

11. Osmanlı erleri, Osmanlı subayları tarafından terhis edilecektir.

12. Osmanlı subayları da, erleri de savaş esiri sayılmayacaktır.

13. Vâliden en küçük rütbeli mêmura varıncaya kadar, Osmanlı görevlileri serbest kalacaktır.

14. Mahallî âdetlere, halkın dinlerine hürmet edilmesi için kesin emir verilecektir. Bütün dinlere mensup mahkemeler, görevlerine devam edecektir.

15. Yeni bir emre kadar, gümrük idâresi eskisi gibi faaliyetine devam edecektir. Kezâ, Düyûn-u Umûmiye ve tütün inhisar idâreleri de aynen kalacaktır.

16. Bu şartlar Yunan Hükûmeti’nin sorumluluk ve garantisi altında uygulanacaktır. Selânik: 8 Kasım 1912

 Yunan Prensi’nin Delegeleri                    Osmanlı Ordusu Komutanı
V. Dusmanis, Jön Metaksas                             Hasan Tahsin  

Fakat bu şartlardan çoğu kâğıt üzerinde kaldı. Özellikle Müslümanların ve Mûsevîlerin ne canı ne de malı korundu. Yunan askerleri 9 Kasım 1912’de savaşmadan galip olarak Selânik’e girdiler. 470 yıllık Osmanlı hâkimiyetinden sonra ilk defâ bir Yunan Ordusu, târihî Türk şehri olan Selânik’e girdi. Yunan Ordusu’nun şehre gireceği duyulduktan sonra şehir, Rumlar ve diğer azınlıklar tarafından baştanbaşa Yunan bayraklarıyla donatıldı. Rum kızları balkonlarından şehre giren askerleri çiçekler atarak karşıladı. Bunlar arasında, Türklerin dâimâ en sâdık tebaaları olarak bildikleri Yahudilerden de yüzlercesi vardı. Türkler ve Müslümanlar ise evlerine kapanmış, olup bitenler hakkında hiçbir fikir yürütememiştir. Bu esnâda şehrin içinde nizam ve âsâyişi Türk polisleri têmin etmiştir. Yunan Veliahtı Konstantin şehre girer girmez bir bildiri yayınlamış ve Adâlet Bakanı Raktivan’ı Selânik’e vâli olarak tâyin etmiştir. Selânik’in teslim şartları unutulmuş ve şehirde Türk katliamı başlamıştır. Bunlara Yunan makamları seyirci kalmış, birçok İttihat ve Terakkî Partisi mensûbu tutuklanmıştır. Partinin kurucularından Dr. Nâzım Bey de tutuklananlar arasında yer almıştır. O günlerde yapılan taşkınlıklar galipler için bir yüz karası olmuştur. Kölnische Zeitung muhâbiri şöyle yazıyor:

“Selânik’teki Ayasofya Câmii üzerinde haç yükseliyor yeniden. Yeni Fâtihler haçı diktiler. Ama hani nerde Hıristiyanlık ve insanlık belirtileri?... Haç, merhametin sembolüdür, ama Rumlar kanla lekelediler onu. Talan, katliam, ırza geçme, korkunç oranlara yükseldi. Çeteler civar köylerdeki Müslümanlara yapmadıklarını koymadılar. Çok sayıda muhâcir açlıktan ya da süngüyle öldü. Yunanların beslemeyi taahhüt ettikleri silahtan tecrit edilmiş Osmanlı askerlerinden çoğu kezâ açlıktan öldü.”

Şehrin tesliminin ardından Selânik’teki birçok câmi de kiliseye çevrilmiştir. Türk askerlerinin çilesi bitmemiş, teslim şartlarına rağmen, nakilleri sırasında, sâdece Yunan askerlerinden değil, Rum halkı tarafından da hakârete ve şiddete mâruz bırakılmışlardır.

Diğer taraftan Türk Ordusu’nun yerleşmesi ve silahlarının teslimi işlemi düzensizlik içinde yürütülmekteydi. Birlikler ellerindeki silahları rastgele şuraya buraya atmaktaydı. Özellikle Rumeli erlerinin terhis edileceğine dâir emrin duyurulmasıyla silâhını bırakan redif ve ikmal erleri, memleketlerine kaçmaya başladı. Bu firar hâdisesi diğer erlere de bulaştı. Ne acıdır ki, sorumlu komutanlar ve subayların çoğu görevlerini bırakıp Selânik’e dağılmış, kalanlar ise ümitsizliğe kapılmış insanlar hâline gelmişlerdi. Bu kötü durum, üst kademedeki komutanlarda da mevcuttu.

10 Kasım 1912 günü Yunan Tesalya Ordusu ve Bulgar prenslerinin komuta ettiği iki Bulgar taburu şehre girdi. Bu iki taburun Yunanlardan müsâade alarak girmesinden faydalanan Bulgar Tümen Komutanı, gece vakti bütün tümenini şehre soktu ve en iyi yerleri işgal ettirdi. Doyran yönünde ilerlemekte olan Sırp birliği ise komitacılarla birlikte, 11 Kasım 1912 günü Selânik’e girdi.

Aynı gün Yunan Kralı Jorj (Yorgi) Selânik İstasyonu’nda büyük bir törenle karşılandı. Bu sıralarda, bir Bulgar alayının, şehrin ana caddelerinde, merâsim geçişi yaptığı görülmekteydi. Bu durum, Yunanlarla Bulgarlar arasındaki târihî uyuşmazlığın ilk işâretiydi.

Selânik’te, düşmana teslim olan Türk askerinin toplamı 25.000 er, 1.000 subaydı. Ayrıca 15.000 er de şehit olmuş veya firar etmişti. Cephâne olarak da 70 top, top mermileri (denize döküldüğünden dolayı) sayılamamıştır, 30 makineli tüfek, 70.000 piyâde tüfeği, 4.160.000 piyâde tüfek mermisi ve 1.200 kadar çeşitli hayvan düşmana teslim edildi.

Bu kuvvetin düşmana teslim edilmesiyle Osmanlı Garp Ordusu, gücünden büyük bir kısmını kaybetmiş, Selânik’teki lojistik destek kurumlarından ve Makedonya’nın zengin kaynaklarından mahrum kalmıştır. Târihî Türk şehri Selânik’in kurşun atılmadan düşmana teslim edilmesi, Türk Ordusu’nun şerefli geçmişine ve Türk târihinin büyüklüğüne sürülen bir kara leke ve komutaya da kötü bir örnektir.

Selânik’in düşmesi ve işgâlinin tamamlanmasından sonra, Yunanlar iki problem ile karşı karşıya kalmıştı. Bunlardan birincisi esir olan Türk askerleri, ikincisi ise Türk subay ve erlerinin güvenliği idi. Esirleri eski Yunanistan’a götürmekle bir dereceye kadar güvenliği sağlamışlardı. Fakat Bulgarları bu şehirden uzaklaştırmak kolay olmayacaktı. Çünkü Bulgarlar için Makedonya, hayâtî önemi olan bir bölge, Selânik ise, Akdeniz’e ve dolayısıyla dünyâ denizlerine açılan önemli bir liman idi. Bu amaçlar için Selânik’e girmiş olan bir kuvveti buradan çıkarmak oldukça zordu. Üstelik de Makedonya’ya tahsis edilmiş olan Bulgar Ordusu’nun görevi de adı geçen bölgede Bulgar hâkimiyetini gerçekleştirmekti. Özellikle Bulgarlar, 1878’de imzâlanan Ayastefanos (Yeşilköy) Antlaşması’ndaki hayâlî “Büyük Bulgaristan”ı bu defâ yaratmak için ellerine büyük bir fırsat geçirmişti. Ancak Bulgar Ordusu’nun Çatalca’da, Türk Ordusu karşısında düştüğü kritik durum, koleranın büyük tahrîbâtıyla uğranılan sarsıntı, ikmal ve ulaştırma görevlerinin aksaması, Bulgar başkomutanını telaşlandırmıştı. Bulgar Şark Ordusu’nun takviyesi için, Selânik’e sâhip olma ihtirası ikinci plana atıldı ve 7. Rila Tümeni’nin Selânik’ten Dedeağaç’a nakline karar verildi. Yunanlar, kendiliğinden ortaya çıkan bu büyük şanstan faydalanmak için, burada bulunan Bulgar kuvvetinin Dedeağaç’a nakli için gerekli olan vapurları hızlı bir şekilde têmin ettiler ve taşıma işlemleri 20 Kasım 1912 günü başladı.

Bulgar kuvvetlerinin ayrılışı sebebiyle Selânik’te büyük bir tören yapıldı. Görünüşte dostluk ve sevgi gösterisi olarak yapılan bu tören, aslında Yunan emelleri üstüne çökmüş kâbusun kalkmasından duyulan sevinci yansıtıyordu. Bulgarlar ise Makedonya üzerindeki amaçlarını devam ettiğini belirten bir işâret olarak, bir piyâde tugayını Selânik’te bıraktı. Bulgar tümeninin Selânik’ten ayrılması ile büyük bir korkudan kurtulan Yunan Başkomutanlığı, bundan sonra serbest kalacak tümenlerine yeni görevler planlayıp verebilecekti.

Balkan Harbi sırasında Selânik, Osmanlı’nın Batı Cephesinde bulunuyordu. Sırpların ve Yunanların taarruzu netîcesinde Selânik şehri, 9 Kasım 1912’de teslim oldu. Bu durum kısmen şehirde yaşayan kozmopolit halkın istekleri, kısmen de Kolordu Kumandanı Hasan Tahsin Paşa’nın gafleti netîcesinde gerçekleşmiştir. Selânik 10 Ağustos 1913’te imzâlanan Bükreş Antlaşması ile resmen Yunanistan’a bırakıldı.

1916’da Selânik Demiryolu Hattı, Larissa-Atina hattına bağlandı, Yunan hükûmeti 1925’te Selânik’te bir serbest liman bölgesi têsis etti. 1928’deki nüfus sayımında şehrin nüfûsu 245.000 idi ve bugün Selânik Kuzey Yunanistan Genel Vâliliğinin merkezidir. Diğer birçok hâtıraya ilâveten Atatürk’ün doğduğu evin orada bir müze olarak bulunması Selânik’in Türk târihindeki yerini günümüzde de hatırlatmakta ve yaşatmaktadır.


Yunanistan Dönemi

Şehrin simgesi olan Osmanlıların inşâ ettiği Beyaz Kule sembolik bir vaftiz işleminden geçerek beyaza boyandı. O günden beri Beyaz Kule adıyla anılan bu yapının beyaz boyaları zamanla aşınıma uğradı ve eski rengini tekrar kazandı.

Fotoğraf 27- Beyaz Kule

1917 yılında çıkan büyük bir yangın şehrin Türk bölgesini neredeyse tamâmen yok etti. 1924 nüfus mübâdelesi sonunda şehirde geride kalan bütün Türkler Türkiye'ye göç etmek zorunda bırakıldı ve Anadolu'dan gelen Rum göçmenler giden Türklerin yerini aldı. Kısa bir süre içinde şehrin nüfus yapısı tamâmen değişti. Yunanlar Selânik'te azınlıktayken kısa bir süre içinde ezici bir çoğunluk hâline geldiler. Böylece Selânik'in Osmanlı-Türk kültüründe oynadığı rol son bulmuş oldu. Atatürk 10. Yıl Nutku'nda "Keşke Selânik'i de Mîsâk-ı Millî sınırları içerisine alabilseydik" diyerek kentin Türkler için önemini vurgulamıştır.

Fotoğraf 28- Atatürk’ün doğduğu ev

Kısa bir süre içinde câmilerin minâreleri yıkıldı. Bâzı câmi ve sinagoglar kiliseye çevrildi. Eski Osmanlı evleri bakımsızlıktan yok oldu. Kentin geçmişiyle bağlantısı kesilerek bir Avrupa şehri hâline getirildi.

II. Dünyâ Savaşı’nda neredeyse tüm Sefarad Yahudi Cemâati (50.000 kişi) Alman Nazi işgalcileri tarafından Nazi toplama kamplarına yollanıp öldürüldü. Böylece Osmanlı’dan kalma son eski ve köklü bir cemâat yok edilmiş oldu.

Fotoğraf 29- Osmanlı döneminden kalma bir sokak

Selânik, 1997'de Avrupa kültür başkenti seçildi.



Selânik Akdeniz İklimi’ne sâhiptir. Şehrin kuzeyi Balkan İklimi etkisi altında kaldığı için kışlar daha soğuk geçer.



İlk kez I. Murat devrinde fethedilen Selânik, Bizans ile Osmanlı arsında birkaç kez el değiştirmiş, Sultan II. Murat tarafından 1430’da kesin olarak Osmanlı topraklarına katılmıştır. Osmanlı mülkü olan Selânik, sancak merkezi yapılarak Rumeli Eyâleti’ne bağlanır. Surlarla çevrili kente ve yakın çevresine, önce Konya ve Aydın’dan getirilen Yörük Türkmenler iskân edilirler.



1908’de yüzölçümü 35.000 km2’dir. Doğu sınırı, Batı Trakya ile Makedonya’yı ayıran Karasu Nehri’dir. Batıda, Arnavutluk sınırına yakın olan Filorina. Güneyi Yenişehir (Larissa), Serfiçe ve Kozani ile çevrilidir.

Eskiden Selânik Vilâyeti’ne bağlı olan Ustrumca, Tikveş, Doyran ve Gevgili bugün Yugoslav’dan ayrılan Makedonya’da; Nevrekop, Petriç ve Cuma-yı Bâlâ ise Bulgaristan’a kalmıştır. Köprülü Kazâsı evvelce Selânik’e bağlı iken 1908’de ayrılmıştır.

Harita 37- 1900 yılında Selânik Vilâyeti

Vilâyet 4 ayrı sancaktan oluşuyordu:
1-Selânik (Merkez) Sancağı.
2-Drama Sancağı.
3-Serez Sancağı.
4-Taşoz (Adası) Sancağı.

Bunlara toplam 28 kazâ, 53 nâhiye (belde) ve 1.954 köy bağlıydı. Kentin vilâyet genelindeki toplam nüfûsu 1 milyon 415 bin kişiydi. Sancaklara bağlı kazâlar şunlar:

Selânik Sancağı: 1-Selânik (merkez kazâ), 2-Kesendire, 3-Karaferye, 4-Yenice, 5-Vodina, 6-Langaza, 7- Gevgili, 8-Kılkış, 9-Doyran, 10-Usturumca, 11-Tikveş, 12-Katerin, 13-Aynoroz, 14-Karacaova.

Serez Sancağı: 1-Serez (merkez kazâ), 2-Menlik, 3-Zihne, 4-Razlık, 5-Petriç, 6-Demirhisar, 7-Nevrekop, 8-Cuma-i Bâlâ.

Drama Sancağı:1-Drama (merkez kazâ). 2-Kavala, 3-Sarışâban, 4-Pravişte 5-Robçoz.

Taşoz Sancağı: Taşoz adası. (merkez kazâ).

Tikveş’in yoğurdu, Vodina’nın kavunu ve çağlayanları ünlüdür. “Voda” Bulgarca “su”; Vodina, “suyu bol yer” anlamındadır. Drama’nın tütünü ve “Debreli Hasan” türküsü meşhurdur. Doyran adı, “doyuran”dan türemiştir. Evliyâ Çelebi Doyran Gölü’nün balığını överken: “Sâdece tatlısı yapılmaz” demiştir. Yenice, dîvan şâirleri ile nâm salmıştır. Serez ise Şeyh Bedreddîn’in asıldığı esnaf çarşısı ile bilinir. Aynoroz, Ortodoks manastırları ve Türk Tiyatrosu’ndaki “Aynoroz Kadısı” ile ünlüdür. Usturumca Yamaca kurulmuş olup ilçede aşağı mahalle Türkçe; üstü Rumca konuşur. Bu “üstü Rumca”, “Usturumca” olmuştur. Benzer bir öykü Karaferye için de geçerlidir: “Kara Fahriye” lakaplı hanımın adı, Karaferye olur.

Kente dâir yapılmış jeopolitik bir tanımlama şöyle: “Selânik, Batı’nın en Doğu ve Doğu’nun en Batı kenti.” Bu tanım kentin yüklendiği ana işlevi yansıtır. İlk aşamada Köprülü üzerinden geçen demiryolu Üsküp ve Priştine’den sonra Mitroviçe’ye varır. Yapılan bir diğer hatla 1909’da İstanbul’a ulaşır. Başka bir hatla Manastır’a bağlanır. Bu bağlantılar sâyesinde limanının câzibesi artar ve Selânik Orta Avrupa’nın güney kapısı olur. Kapitalizmin hızla gelişmesi sonucu yabancı tâcir, Levanten, komisyoncu ve tercüman sayısının hızla arttığı, halkının gittikçe karmaşık hâle geldiği bir yer olur.

Yenice, Selânik’in kazâsı olup Evrenos Gâzî’ye pâdişahça verilen bir âile yurdudur. Vardar Nehri’ne yakınlığı yüzünden adı Yenice-i Vardar (Vardar Yenicesi)  olmuştur. Tütün tohumu ilk kez 1606’da Amerika’dan deniz yoluyla Selânik’e gelip Yenice’de ekildi. Tekel’in Yenice Sigarası, adını Vardar Yenicesi’nden almıştır.

Yahudiler 1512’de Selânik’te ilk matbaayı kurdular. O târihte Yavuz Selim’in İran’ı almasına iki yıl, matbaayı İstanbul’a getirecek olan İbrâhim Müteferrika’nın doğumuna ise 160 yıl vardır. Bütün bunlar şu demektir: İlk yatırımlar ve modernleşme Selânik’te başlar. Kentin târihteki asıl işlevi bu olur.

Bilinçli ve pazara yönelik tarıma çok erken başlandı. Bursa ile birlikte Selânik ipek ve yün dokumacılığında ilerlemiştir. Un değirmenleri, tuğla, kiremit ve bira fabrikaları yıllar önce kurulur. Hemen hepsi Yahudilere âit olan bu yatırımlarda öne çıkan Dr. Moiz Alatini’nin kent dışına yaptırdığı Alatini Köşkü, gün gelecek tahtından indirilip Selânik’e sürgün edilen II. Abdülhamit’e “mahpushâne” olacaktır.

Karmaşık bir kültürün yaşandığı “Doğunun en Batı” kentinde, en belirgin nitelik, devletin şerîatla yönetilir olmasına rağmen, görülen laik yaşam ve özgürlüktür. Bu yüzden kentin bir diğer adı, “Kâbe-i Hürriyet”tir! Basın yayın ortamı İstanbul’a oranla çok daha elverişlidir. Dînî ve etnik guruplar kendi gazetelerini rahatça çıkarmaktadır. “Genç Kalemler” mecmûası burada çıkar. Gazeteci Yunus Nâdî, Selânik’e gelerek “Rumeli” gazetesinde başyazarlık yapar. Mustafa Kemal ile dostlukları o dönemden kalmadır. Dinç Bilgin’in dedesi kentte “Asır” gazetesini çıkarır; İzmir’e gelince adı “Yeni Asır” olur.















Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.