17 Ocak 2013

NİŞANCI (TEVKÎÎ, TUĞRAÎ)



Şekil 48- Nişancı





(TEVKÎÎ, TUĞRAÎ)














Osmanlı devlet teşkîlâtında, dîvân-ı hümâyunda bulunan önemli vazîfelilerden biridir. Pâdişâhın imzâsı demek olan "tuğra"yı çekmekle görevli olan nişancı, bâzı târih kaynaklarında ve vesîkalarda "muvakkî”, “tevkîî” ve “tuğraî" isimleriyle de anılır.

Pâdişâhın emrini hâvî olan ve baş tarafına tuğra çekilmiş vesîkalar, Osmanlı teşkîlat dilinde "nişan-ı şerîf-i sultânî”, “nişan-ı hümâyun”, “tuğra-i garra-i hâkânî”, “tevkî-i hümâyun”, “tevkî-i refî’" gibi isimlerle anılır, ancak yaygın olarak bu evraklar kısaca “nişan” olarak isimlendirilirdi. Ayrıca nişancılar, devletin kânunlarını iyi bilen, eski ile yeni kânunları ve şer’î hukûkî kânunları birlikte têlif edebilmesi hasebiyle dîvanda yeri geldikçe görüşü alınır ve "tuğrakeş-i ahkâm”, “tuğra-i şerif hizmetlisi”, “müfti-i kânun" olarak isimlendirilirlerdi.

Şekil 49- Tuğra

Abbâsî devlet teşkîlâtı, bu devletin kurulmasından sonra târih sahnesine çıkan Büyük Selçuklu, Anadolu Selçuklu, Anadolu Beylikleri ve nihâyet Osmanlı devlet yapıları üzerinde büyük ölçüde etkide bulunmuştur. Şüphesiz bu yapıyı en gelişkin düzeye çıkaran Osmanlılardır. Osmanlılar, daha önceki Türk-İslam devletlerinde görülen çeşitli dîvanlara ayrı ayrı yer vermek yerine, onları “Pâdişah Dîvânı” anlamına gelen “Dîvân-ı Hümâyun” adı altında birleştirmişler ve önemli devlet mêmurlarını bu dîvanda toplamışlardır. Nişancı bu mêmurlar arasında en başta gelenlerden biridir. Nişancı, Dîvân-ı Hümâyun’un bürokratik örgütünün başında yer alan kişi olup, Dîvân-ı Hümâyun toplantılarında görüşülecek işlerin belli bir gündeme bağlanmasından, en önemli görevi sayılan pâdişah fermanlarına tuğra çekmeye varıncaya kadar çok sayıda görevi yerine getirmekle ödevli kılınmıştır. Böylece nişancı Osmanlı devlet teşkîlâtının vazgeçilmez görevlilerinden biri olmuştur.

Osmanlılar bu makâmı hemen hemen devletin son dönemine kadar muhâfaza etmişlerdir. Ancak çeşitli etkenlerle söz konusu kurum önemini yitirmiş ve zamanla da kaldırılmıştır.



Büyük Selçuklu Devleti’nden başlayarak Türk-İslam devletlerinde, Osmanlı Devleti’ndeki nişancının görevine denk görev yapan bir devlet görevlisi bulunmuştur. “Tuğra çeken” anlamında “tuğraî”, “tuğra-keş” veya “münşî” adı verilen bu görevli tuğra ve inşâ dîvânının başında yer alıyordu. Sözü edilen dîvan, adından da anlaşılabileceği gibi iki dâireye ayrılmaktaydı: “Tuğra Dâiresi” ve “İnşâ Dâiresi”. Bu dâirelerden tuğra dâiresi hükümdârın “menşur”, “tevkî”, “ferman”, “misal” gibi adlar altında çıkardığı emirnâmelere O’nun işâretini (tuğrasını) çekmekle görevliydi.

İnşâ Dâiresi ise devletin iç ve dış haberleşmesini idâre etmek ve bu konuyla ilgili belgeleri hazırlamak ile ödevli idi. Tuğra ve inşâ dîvânının başında yer alan ve kendisine “Sâhib-i Dîvân-ı tuğra ve inşâ” da denilen kişi, vazîfesi gereği hükümdarla çok sık temasta bulunmaktaydı. Hattâ vezîrin hükümdâra refâkat edemediği kimi hâllerde, bu kişinin vezîrin yerine geçerek onun vazîfesini yaptığı, bâzen de boş kalan vezâret makâmına tuğraîlikten atamalarda bulunulduğu kaynaklardan anlaşılmaktadır.

Büyük Selçuklu Devleti’nde tuğraînin görevlerinden biri de, Sultan ava çıktığı zaman ava onunla berâber gelerek, o sırada vezîre vekâlet etmekti; çünkü Vezir devlet işleriyle meşgul olduğu için avda hükümdar ile birlikte bulunamaz, bu sebeple tuğraî ona av sırasında vekâlet ederdi.

Bu anlatılanlar Büyük Selçuklu Devleti’nde tuğraîliğin çok önemli bir makam olduğunu göstermekte, ayrıca Büyük Selçuklulardan sonra kurulan Türk-İslam devletlerinde de bu kurumun devam ettirilmesini açıklayabilmektedir.



Anadolu Selçuklu Devleti’nde de, Büyük Selçuklu devlet teşkîlâtındaki yapı hemen aynen korunmuş, temeli Abbâsîlerde görülen dîvanlara bu devletin teşkîlâtında da yer verilmiştir.

Anadolu Selçuklu Devleti’ndeki dîvanlar arasında en belli başlılarından biri tuğra dîvânıydı. Bu dîvan bütün menşur, berat ve nâmelerin yazıldığı ve hükümdar tuğrasının çekildiği bir devlet dâiresi olarak görev yapmaktaydı. Dîvânın başında yer alan mêmura “tuğraî” denilmekteydi. Tuğraîlerin çok iyi bir eğitim almış, ayrıca devletin resmî dilleri olan Arapça ve Farsçayı iyi derecede bilen âlim ve edipler arasından seçilmesine özen gösterilmekteydi.

Görevleri gereği hükümdâra çok yakın olmaları gereken tuğraîlerin atanmalarında sultanların tercihinin önemli olduğu ve gene aynı sebepten sultanların hatâlı gördükleri tuğraîleri bu makamdan hemen uzaklaştırdıkları anlaşılmaktadır. Örneğin, Anadolu Selçuklu Sultânı Alâeddîn Keykubat, Celâleddîn Harzemşâh’ı bir savaşta yendikten sonra, çevredeki hükümdarlara gönderilmek üzere fetihnâme hazırlatmış; bu fetihnâmeyi kaleme alan Tuğraî Şemsüddîn Muhammed İsfahânî metinde yer alan ve sultânın hoşlanmadığı kimi ifâdeler sebebiyle görevinden azledilerek, yerine Nizâmüddîn Mahmud tuğraîliğe getirilmiştir.

Bununla birlikte Şemsüddîn Muhammed, Anadolu Selçuklu Devleti târihinde Nûreddîn tuğraî ile birlikte görev yapmış en ünlü tuğraîlerden kabul edilmektedir.



Bilindiği gibi, Anadolu Selçuklu Devleti’nin parçalanmasından sonra Anadolu’da çeşitli beylikler ortaya çıkmış, bu beylikler Osmanlı Devleti kurulup güçlenene kadar Anadolu’nun siyâsî yaşamına uzun süre egemen olmuşlardır. Bu beylikler devlet teşkîlâtı bakımından kendilerine Anadolu Selçuklu Devleti’ni örnek almışlardır. Bu sebeple Anadolu Selçuklu devlet örgütü daha küçük çapta da olsa Anadolu Beyliklerinde devam ettirilmiştir.

Aslında Anadolu Beyliklerinin devlet teşkîlatlarına âit bilgiler son derece azdır. Bu sebeple o döneme âit bilgilere çoğunlukla Osmanlı tahrir defterleri sâyesinde ulaşılabilmektedir. Genel olarak belirtmek gerekirse, beyliklerin merkezinde bir dîvan bulunur, bu dîvânın başkanına “vezir” ya da “sâhib-i âzam” denilirdi. Bu dîvandan başka, çeşitli işlerle uğraşan ve Selçuklulardaki gibi adlandırılan başka alt dîvanlar da mevcuttu.

Osmanlı Devleti’ndeki nişancının karşılığı olan mêmurların çeşitli beyliklerde kendi görev alanıyla ilgili değişik isimler verilmiş dîvanlarda çalıştığı bilinmektedir. Örneğin Karamanoğulları Beyliğinde dördüncü vezir olarak görev yapan “pervâne” adındaki kişi, dîvân-ı hasın emir ve kararlarının tebliği ve devlet haberleşmesinin sağlanması işleriyle uğraşırdı. Pervâne, müsvedde notlarını mühimme defterine temize geçirmek, bunları dîvân-ı has üyelerine onaylatmak ve ilgili makamlara posta ile göndermek, il ve uçlardan gelen istek ve teklifleri dîvâna getirip sunmakla da görevliydi. Bu noktada, pervânenin nişancının görevlerine oldukça benzer görevler üstlendiği sonucuna ulaşılabilir.




Genel Olarak

Osmanlı Devleti’nde Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklu Devletlerindeki tuğraîlik kurumuyla hemen tamâmen aynı çizgide görev yapan önemli bir devlet kurumuna yer verilmiştir. Devletin ilk zamanlarında ferman, berat ve hattâ vakıflarla ilgili olarak tutulan çeşitli kayıtlarda “nişan” ve “tuğra” deyimlerine rastlanılması, “nişancı” adı verilen bir mêmurun daha ilk zamanlardan îtibâren devlet teşkîlâtında yer aldığının ipuçlarını vermektedir. Örneğin, ilk pâdişahlardan Orhan Gâzî ve I. Murat’ın tuğralarının varlığı ve II. Murat’ın emriyle Türkçeye çevrilmiş olan “İbn-i Kesir Târihi” adlı eserin Arapça metnindeki “muvakkî” deyiminin “nişancı” şeklinde tercüme edilmiş olması bu görüşü doğrulamaktadır. Fâtih Kânunnâmesi’nde de “nişancılık” kurumuna yer verilmiş, nişancı, bu pâdişah döneminden îtibâren en gelişmiş biçimini almaya başlayan dîvân-ı hümâyunun hem doğal üyesi, hem de bir çeşit beyni durumuna gelmiştir. Nişancı XV. yüzyılın ikinci yarısından îtibâren Dîvân-ı Hümâyun’da belli ve kurumlaşmış bir görevi yürütmeye başlamıştır.

“Tuğraî” veya “Tevkîî” adları da verilen Nişancı devlet kânunlarını iyi bilen, yeni kânunlarla eskilerini, şer’î hukuk kuralları ile örfî hukuk kurallarını toplama yetkisini hâiz, dîvân-ı hümâyunda bu hususlar hakkında görüşlerinden yararlanılan ve yabancı devlet hükümdarlarına yazılacak nâmeler ile vezirlerin menşur ve beratlarını yazan bir görevli olarak dikkat çekmiştir. Bu makâma gelenler ahidnâme, berat, menşur, nâme, hüküm ve fermanların baş taraflarına pâdişâhın imzâsı olan tuğrayı çekmekle de yükümlü idiler. Bu sebeple nişancılığa “tuğra-yı şerif hizmeti” adı da verilmiştir.

Osmanlılar, daha önceki çeşitli Türk-İslam Devletlerinde yapılanın aksine, değişik dîvanlar kurmak yerine bu dîvanların çoğunu “dîvân-ı hümâyun adı altında birleştirmişler, bu arada nişancının başında bulunacağı bir dîvâna da gereksinim duyulmamış, bu görevli dîvân-ı hümâyunun içine dâhil edilmiştir. Bunda şüphesiz güçlü bir merkeziyetçiliğin rolü bulunmaktadır.


Nişancının Atanması ve Protokoldeki Yeri

Nişancılar XVI. yüzyıl başlarına kadar ulemâ sınıfı arasından ve kalemi kuvvetli kimseler içinden seçilmişlerdir. Fâtih Kânunnâmesi’ne göre, nişancıların Dâhil Medresesi ile Sahn-ı Seman müderrislerinden tâyin olunmaları gerekiyordu. Örneğin, Arap ulemâsından ünlü Cezerî’nin küçük oğlu Mehmet-i Asgar Mısır’dan Osmanlı hizmetine geldiği zaman, kaleminin gücüne dayanılarak kendisine nişancılık verilmiştir.

Nişancının ulemâ sınıfı içinden seçildiği bu dönemde, söz konusu seçimi müteâkip artık ulemâdan sayılmama durumu dikkat çekicidir; çünkü artık bu kişi merkez bürokrasisinin şefi durumuna gelmiştir. Bu atamaya şeyhülislam ya da kazaskerlerin karışması mümkün değildir; bilâkis buna bizzat pâdişah karar vermektedir. Gerçekten de, Osmanlı devlet sisteminde nişancıların (ve defterdarların) tâyininde, onlara mêmuriyetlerine âit berat verilmez, pâdişâhın sözlü irâdesiyle atama yapılırdı; çünkü bu mêmurların onun özel îtimâdına lâyık olmaları gerekirdi.

Nişancı atamalarında bir süre ulemâdan atanma usûlünün uygulanması, bu makâma mutlakâ ulemâdan birini getirme endişesinden kaynaklanmamakta, bürokrasinin başına bilgili ve yetenekli birisinin getirilmesi isteği ön plâna çıkmaktadır.

XVI. yüzyıldan îtibâren ise, dîvan kalemi üyeleri arasından yetişmiş olanlardan nişancılık yapabilecek reisülküttab varsa o, yoksa müderrisler nişancı yapılmıştır.

Târihî kayıtlara göre nişancılar “sancakbeyi”, “beylerbeyi” ya da “vezir” rütbesinde olmak üzere üç derecede atanıyorlardı. Eğer sancakbeyi rütbesinde atanmış iseler, dereceleri başdefterdardan sonra gelmekteydi. Nitekim Fâtih Kânunnâmesi’nde nişancı, başdefterdardan sonra gelen rütbe sırasına konmuştur. Ancak bâzen yetenekleri, bâzen de kıdemine bakılarak sancakbeyi rütbesindeki bir nişancının başdefterdârın üzerine çıkabildiği de görülmüştür. Örneğin II. Bayezit döneminde nişancı olan Tâcîzâde Câfer Çelebi’ye, güçlü kişiliği nedeniyle defterdardan daha yüksek bir mevki verilmiştir. Tabiî bu, şahsa özel bir durumdu.

XVI. yüzyılın ortalarında meydana gelen ilginç bir gelişme sonucunda ise, yaşı daha büyük olan nişancının rütbesinin başdefterdardan daha yüksek olacağı kuralı yerleşmiştir. Bunda, nişancının kişiliğine gösterilen saygının önemi ön plana çıkmaktadır: Kânûnî Sultan Süleyman zamânında “Koca Nişancı” lakâbıyla ün kazanan ve Osmanlı kânunlarının düzenlenmesinde büyük hizmet ve emeği geçen Celalzâde Mustafa Bey’in nişancı olduğu târihte (1534-1556) defterdarlığa tâyin edilen Nevbaharzâde, kânun gereği dâvet ve merâsimde nişancıdan üstün olması gerekirken, evvelce kendisi Koca Nişancı’nın yanında divitdârlık ettiği için, eski efendisinin üst tarafında yer almak istememiş ve “Ben dün karşısında el kavuşturup hizmet ettiğim velînîmetim olan Mustafa Çelebi’ye takaddüm edemem (üstünde yer alamam), isterlerse azletsinler” diyebilmiştir. Pâdişâha arz edilen bu durum üzerine Sultan Süleyman durumdan gâyet memnun olmuş, bundan böyle dîvanda nişancı ve defterdardan hangisi kıdemli ise, onun takaddüm etmesini emretmiştir. Böylece “Koca Nişancı”, defterdardan üst rütbede sayılmıştır.

Nişancılara bâzen vezirlik ve bâzen Rumeli Beylerbeyliği pâyelerinin de verilebildiğine değinilmişti. Bu durumda nişancının dîvân-ı hümâyundaki yeri daha da kuvvetlenmiş olmaktadır. Bu arada, bâzen kubbealtı vezirliği ile nişancılığın birleştirilerek tek bir kimseye verildiği de görülmüştür.

Nişancılığın bâzen de bir pâye olarak verildiği görülmektedir. Meselâ Sultan I. Mahmut zamânında Toscana Düklüğüne orta elçi olarak gönderilen Hattî Mustafa Efendi’ye nişancılık pâyesi verilmiştir.

Nişancı, dîvân-ı hümâyun bürokrasisinin şefi olarak, bu bürokrasi içinde çalışan tüm hizmetlilerin başı sayılmıştır. Merkez bürokrasisinin içinde çok önemli görevleri olan reisülküttâbın da şefi nişancıydı. Nişancının mevkii vezîriâzamın sağında ve diğer vezirlerin de alt yanında idi.

Nişancılar çok önemli protokol kurallarına tâbi idiler. Meselâ, vezir rütbesini hâiz olmadıkça arz günlerinde, kânun gereğince pâdişâhın huzûruna kabul edilebilmeleri mümkün değildi. Yalnız, vezir rütbesinde olmayan nişancıların, sâdece bu makâma tâyin edildikleri zaman, bir defâya mahsus olmak üzere pâdişâhın huzûruna girip tâyinlerinden dolayı teşekkürde bulunmaları gerekiyordu. Nişancıların, önceden haber vermek koşuluyla vezîriâzamla görüşebilmeleri ise her zaman mümkündü.

Dîvân-ı hümâyundaki yemeklerde nişancının (defterdarla birlikte) ilk dönemlerde vezirlerin sofrasında, daha sonraki dönemlerde ise vezîriâzamın sofrasında (yine defterdarla birlikte) yemek yediği anlaşılmaktadır. Ancak, elçi kabûlü sırasında, elçinin maiyyetine de yemek verilmesi gerektiğinden, nişancı ile defterdar için ayrı birer sofra kurulması kânun gereğiydi. Örneğin 1820’de İngiliz Orta Elçisi’ne dîvân-ı hümâyunda ziyâfet verilirken, elçi sadrâzamın sofrasında, yanındaki görevlilerden beşi nişancının sofrasında, diğer dördü ise defterdârın sofrasında ağırlanmışlardır.

Nişancı tarafından vezîriâzam şerefine bir ziyâfet verileceği zaman, sofraya hizmet etmek reisülküttâbın göreviydi. Reisülküttâbın vezîriâzam için vereceği ziyâfette ise, hizmet işi tezkîreciler tarafından gerçekleştirilirdi.

Görüldüğü gibi, Osmanlı devlet sisteminde hemen tüm mêmurlara getirilen teşrîfat kuralları nişancılar için de öngörülmüştür. Bu durum son derece disiplinli bir devlet yapısı ve sıkı bir merkeziyetçilik için kuşkusuz gereklidir. Nişancının tâbi olduğu teşrîfat kuralları, onun giymek zorunda olduğu kıyâfetlere de yansımıştır. Örneğin vezir rütbesindeki bir nişancı vezir elbisesini, vezir olmayanlar ise diğer dîvan hocaları gibi mücevveze, sof üst, lokmalı kutnî (pamuklu) iç kaftanı giymek zorundaydı. Vezir olmayan nişancıların atlarına orta abâyî ve orta raht vurulurdu.


Nişancının Görevleri ve Gelirleri

Devletin klasik döneminde nişancı dîvânı hümâyunun bürokratik örgütünün şefi olup, dîvan kalemi şefi reisülküttab ile defter emîni onun emrinde sayılmaktaydı. Nişancı çalışmalarını hemen tamâmen dîvân-ı hümâyunda yürütürdü. Bu nedenle de bürosu kubbealtının yanındaydı.

Nişancının en önemli görevi pâdişah fermanlarına tuğra çekmekti. Bu görevinin dışında fermanların hazırlanmasını sağlamak, çok önemli fermanları bizzat kaleme almak, yeni konulacak ya da değiştirilecek örfî hukuk kurallarını saptamak, örfî hukuk kurallarını şer’î hukuk ile bağdaştırmak, özellikle devlet için büyük önem arz eden toprak ve vergi hukuk kurallarını derlemek, defterdarların hazırladıkları belgelerin son denetimini yapmak, merkeze gelen yakınmaları sıraya sokmak ve niteliklerine göre ayırmak da nişancının görevleri arasındaydı. Özellikle örfî hukuk kurallarının hazırlanmasındaki çalışmaları dolayısıyla nişancıya “müfti-i kânun” adı da verilmiştir.

Arapça ve Farsça olarak diğer İslam devletlerinden gelen mektupları tercüme ederek pâdişâha sunmak da nişancının görevlerinden sayılmaktaydı. Yavuz Sultan Selim zamânında katlolunan Alâüddevle Bey’in başı ile berâber Mısır Sultânı’na gönderilmiş olan Elçi Hasan’ın, geri döndüğünde pâdişâha sunduğu Mısır Sultânı’nın mektûbu, tercüme edilmesi için nişancıya havâle edilmiştir.

Nişancılar, pâdişahlara gelen mektupları tercüme ettikleri gibi, pâdişah mektuplarının yazılması işini de üstlenmişlerdir. Ancak bu görev XVI. yüzyıldan îtibâren reisülküttablara geçmiş, nişancılar bu târihten sonra daha çok tuğra çekme işiyle meşgul olmuşlardır.

Nişancılar 1599 yılına kadar pâdişahla berâber bulunup rikâb-ı hümâyundan ayrılmazlarken, bu târihten sonra Nişancı Okçuzâde Mehmedşah Efendi serdâr-ı ekrem ile berâber sefere mêmur edilmiş (Sultan III. Mehmet döneminde), böylece artık nişancıların önemli bir görevi daha ortaya çıkmıştır.

XVI. yüzyıl sonları ve XVII. yüzyıl başlarından îtibâren, serdâr-ı ekrem seferde ise, kendisinin de onunla sefere gitmesi kânun olduğundan, kendisine İstanbul’u koruma görevi bırakılan vezîre, nişancı tarafından tuğraları çekilmiş boş ahkâm kâğıtlarının gönderilmesi ve bunların vezir tarafından kullanılması gerekmiştir. Bu kâğıtlar gelişigüzel kullanılamaz, özel biçimde doldurulur ve hazînede saklanırdı.

Nişancının en önemli görevlerinden biri de devlet arâzi kayıtlarını ihtivâ eden tahrir defterindeki kayıtlarda düzeltmeler ve değişiklikler yapmaktı. Ancak bu düzeltme ve değişikliklerin dîvan heyeti huzûrunda yapılması gerekirdi. Ayrıca değişiklikle ilgili sayfanın kenarına, o sırada hazır bulunan vezirlerin adlarının yazılması da kânundu.

Nişancı, nihâyet reisülküttab tarafından düşük rütbeli mêmurluklara yazılan menşurlarla kânunları da gözden geçirir, gerekirse üzerlerinde düzeltmeler yapardı. Böylesine önemli görevleri yerine getiren ve protokolde de kendisine özel bir yer verilmiş bulunan nişancıya, devletin üst düzey bir yöneticisi olarak oldukça yüksek gelirler tahsis edilmiştir. Nişancının en önemli geliri hasıydı. XVI. yüzyılda hasların en aşağı seviyede tutulduğu, ancak “Koca Nişancı” lakâbıyla tanınan Celalzâde ile birlikte bu gelirlerin çok arttırıldığı dikkat çekmektedir.

1787 yılında nişancılık makâmında bulunan Hasan Efendi’ye Hazîne-i Âmire’den senede dört taksitle verilmek üzere has tâyin edilmiştir. Nişancı Hasan Efendi, söz konusu yılın ilk taksitinden 89 günlük ve ikinci taksitinden de 32 günlük bir meblağı henüz alamadığını dile getirerek, bu miktarların kendisine ödenmesini talep etmektedir. Hasan Efendi’nin talep ettiği miktarlardan yola çıkarak yapılan hesapta, nişancılık makâmında bulunan bir kimseye, o günkü koşullarda yapılan yıllık ödemenin oldukça yüksek bir meblağa ulaşmakta olduğu görülebilmektedir: Yıllık 794.376 Akçe (6.620 Kuruş). Söz konusu belgelerden, istenilen meblağın haslar kaleminden ödenmesi için emir ve ferman verildiği de anlaşılmaktadır.


Nişancılık Kurumunun Kaldırılması

Nişancılar, başdefterdarlarla aynı olan mevki, rütbe ve derecelerini XVIII. yüzyıl başlarından îtibâren kaybetmeye başlamışlardır. Nâme, berat, ahidnâme gibi işlerin yapılması zamanla dîvan kalemine bırakılmış, ardından da bu görevler hacegân sınıfının ikinci derecedeki mêmurlarına verilmiştir.

Sözü edilen dönemde nişancının asıl görevi olan tuğra çekme işini bile “tuğrakeş” adlı mêmurların yapmaya başladıkları dikkat çekmektedir. Hammer, bu son zamandaki nişancıdan söz ederken “Onun önemi elyevm devlet mührünü uygulayacak yerde sadrâzamın mührünü basmaktan ibâret olan bir şekilcilikten ibâretti” ifâdesini kullanmaktadır.

1836 yılında lağvedilen nişancılığın görevleri defter eminliğine verilmiş, bundan böyle önemli işlere ilişkin fermanlar üzerine Bâb-ı Âlî, diğerlerine ise defter eminlerince atanan “tuğranüvis” denilen mêmurlar tarafından tuğra çekilmeye başlanmıştır. 1838 yılında ise, defter eminliğindeki tuğranüvislik hizmeti kaldırılmış, Bâb-ı Âlî ile defter eminliği tuğracılığı birleştirilerek, bu hizmetin sâdece Bâb-ı Âlî’de yürütülmesi uygun görülmüştür. Böylece, her iki görev Bâb-ı Âlî Tuğranüvisi olan (dâhiliye kâtibi hulefâsından) Hacı İbrâhim Efendi’ye verilmiş ve bu kişinin maiyyetine iki kâtip atanmıştır. Daha sonra, nişancılık sâdece pâye olarak verildi.













Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.