5 Ocak 2013

KAPTANIDERYÂ (KAPTAN PAŞA)



Şekil 125- Kaptan Paşa




(KAPTAN PAŞA)





Divan-ı Hümayun, donanma, kaptanıderya vekili, tersane, teşrifat, Kaptan Paşa Eyaleti (Cezayir-i Bahr-i Sefid Eyaleti), Evliya Çelebi Seyahatnamesi, Ege Adaları, Demogerondia, Cezayir-i Bahr-i Sefid Vilayeti, Bahriye Nezareti










Osmanlı İmparatorluğunda donanma komutanlarına verilen addır.

Osmanlı merkez örgütünün yöneticilerinden biri olan "Kaptan Paşa" önemli denizaşırı eyâletleri ve adaları yönetmek, ayrıca donanmanın her an güçlü tutulmasını sağlamakla görevliydi. Aynı zamanda Osmanlı Bahriyesi’nin en büyük âmiri ve donanmanın başkomutanıdır.

"Kaptan paşa” (kaptan-ı deryâ) unvânı İtalyanca "Capitano" kelimesinden Türkçeye geçmiştir. Kelime menşêi îtibâriyle Latince "Capitaneus" veya "Capitanus" kelimelerinden gelmekte olup, XVI. yüzyıldan îtibâren Türklerde "deryâ beyi" unvânının yerine kullanılmaya başlanmıştır. Bu unvânın alınmasında, zamânın denizci kavimleri Venedik ve Cenevizlerden etkilenildiği doğrudur; ancak bu etkileşim, sözü edilen devletlerdeki teşkîlâtın bire bir alınması sonucunu getirmemiştir.

Osmanlı Devleti'nde XVI. yüzyıldan önce kaptan paşalık görevini "deryâ beyi" unvânıyla yürüten görevliler mevcuttu. Yıldırım Bayezit zamânında Gelibolu Tersânesi'nin kurulmasını izleyen târihlerde Akdeniz (Çanakkale) Boğazı'nın korunması ve Anadolu ile Rumeli arasında irtibat sağlanması gibi görevleri yürütmek üzere “deryâ beyleri” görev yapmışlardır. Zamanla devletin genişlemesine paralel olarak donanma ile ilgili işlerin çoğalması üzerine, bu makâma daha yüksek rütbede ve yetkideki kişilerin atanması gerekmiştir. Böylece kaptan paşalık, denizciliğin gelişmesiyle ortaya çıkan ve oldukça geç gelişen bir yüksek mêmurluk olarak Osmanlı devlet teşkîlâtı içindeki yerini almıştır.



Daha çok bir kara devleti görünümünde temeli atılan Osmanlı Devleti Marmara Denizi ile yakınlığı, Rumeli kıyısında bâzı yerlerin işgâli ve oralara yerleşilmesi sonucu denize dönük bir politika izlemeye başlamıştır. Zaman içinde Ege Denizi, Karadeniz kıyıları ve Akdeniz sâhillerindeki çeşitli bölgeler de Osmanlı topraklarına katılınca donanmaya ve deniz gücüne duyulan ihtiyaç artmıştır.

Şekil 126- Kaptanıderyâ Sancağı (1453-1793)

Henüz devletin ilk zamanlarında Karamürsel'de ve Karesi Beyliğinin Osmanlı topraklarına katılmasından sonra da Aydıncık'ta birer tersâne kurulmuş, onları İzmit'in Bizans'tan alınmasından sonra burada kurulan tersâne izlemiştir. Osmanlıların Rumeli'ye yerleşmesinden sonra bölgenin elde tutulması ve gerektiğinde süratle asker sevk edilebilmesi, özellikle de Boğazlar ve Marmara sâhillerinin Venediklilerden korunabilmesi için Gelibolu'da da bir tersâne oluşturulmuştur. Bu gelişmelerle birlikte Osmanlı donanma faaliyetlerinin XIV. yüzyılın son yarısından îtibâren bir gelişme sürecine girdiği görülmektedir. Ancak, devletin deniz gücü henüz Venedik, Ceneviz gibi denizcilikte ileri gitmiş bâzı devletlerin filolarıyla rekâbet edebilecek derecede değildir.

Yıldırım Bayezit Batı Anadolu'daki Saruhan, Aydın ve Menteşe Beyliklerini ortadan kaldırıp ülkesinin sınırlarını Ege Denizi'ne kadar genişlettikten sonra, bu denizde ilk donanma faaliyetlerini başlatmıştır.

Osmanlı denizciliğinde XV. yüzyılın ilk yarısından îtibâren büyük bir canlanma görülmektedir. Nitekim Çelebi Mehmet zamânında Venedik Donanması'na önemli zararlar verilmiş; II. Murat döneminde ise Trabzon Rum İmparatorluğu vergiye bağlanmıştır.

Fâtih Sultan Mehmet dönemi Osmanlı denizciliğinde bir dönüm noktası sayılır. Geçmiş dönemlerde denizcilikte ileri gitmiş çeşitli devletlerin târihleriyle ilgili eserleri inceleyerek bu devletlerin donanmalarıyla ilgili fikirler edinen Fâtih, özellikle Venediklilere karşı kuvvetli bir donanma gücünün meydâna getirilebilmesi için çalışmalarda bulunmuştur. İstanbul'un fethinden sonra tersâneyi önce Kadırga Limanı'na, daha sonra da Haliç'e naklettiren Fâtih, kurdurduğu gemi inşaat tezgâhları sâyesinde yeni donanma inşâsına girişmiştir. Boğaz etrâfındaki ve Ege Denizi'ndeki kimi adaları zapt ederek sâhillerin güvenliğini de sağlayan bu pâdişâhın denizcilik alanındaki girişimleri sonucunda, Osmanlı Donanması akın donanması olmaktan çıkıp bir savaş donanması hâlini almaya başlamıştır.

Osmanlı Devleti'nin Yakındoğu ve Doğu Akdeniz'deki yükselişi ve Türk denizciliğinin evrensel bir gelişme göstermesi ise II. Bayezit Dönemi (1481-1512)'ne rast gelmektedir. Bu pâdişah açık denizlere hâkim bir deniz gücüne sâhip olunmadığı sürece Venediklilerle baş edilemeyeceğini, dolayısıyla devletin geleceği için Doğu Akdeniz'de deniz hâkimiyetinin kurulmasının çok önemli olduğunu anlamıştır. II. Bayezit bu amaçla Osmanlı Donanması'nı yeni bir tarzda teşkîlatlandırma gereğini duymuş; 1495'de devrin en büyük denizcisi Kemal Reis'i devlet hizmetine alarak Türk denizcilik târihinde "Büyük Türk Donanma Kaptanları" çağını açmıştır.

II. Bayezit’ten sonra pâdişah olan Yavuz Sultan Selim döneminde gelişimini sürdüren Osmanlı denizciliği. Kânûnî Sultan Süleyman döneminde en parlak devrini yaşamıştır. Bu pâdişah zamânında Osmanlı Devleti denizcilikte Avrupa'nın denizci devletlerinden daha üstün bir konuma gelmiş, sonuçta Karadeniz ve Kızıldeniz'den sonra Akdeniz de bir Türk gölü hâline getirilmiştir.

Sözü edilen gelişmelerin bir sonucu olarak XVI. yüzyılın ortalarından îtibâren bahriye teşkîlâtının başında yer alan kişi kaptan paşa (kaptan-ı deryâ) adıyla anılmaya başlanmış ve devlet örgütünün en önemli yöneticilerinden biri olmuştur.

Resim 100- Galata Çavuşu, Tersâne Başçavuşu, Kaptan Paşa, Paşa Başçavuşu, Çıplak Çavuşu, Çıplak



Kaptan paşanın mutlakâ denizcilikten yetişmiş olması gerekmemekteydi. Eyâlet vâlilerinden veya kubbealtı vezirlerinden herhangi biri de kaptan paşalığa atanabilirdi. Ancak bu usulden çoğu kez zarar görülmüş ve türlü zamanlarda kaptan paşalığa devamlı sûrette denizcilikten gelen kişilerin atanması yolunda kânunlar çıkarılmıştır. Ancak kaptan paşalığa denizcilikten gelen birinin tâyininde de kesin bir usûlün saptanamadığı göze çarpmaktadır. Bâzen kaptan paşadan sonra en büyük donanma komutanı olan "kapudane-i hümâyun" denilen amiral, bâzen Kaptan Paşa Eyâleti'nde bulunan sancakbeylerinden biri, bâzen de tersâne reisi ya da tersâne kethüdâsı bu makâma getirilebilmiştir.

Kaptan paşalık makâmına atama yapıldığı zaman, atanan kişinin rütbesine; yâni beylerbeyi veya vezir olmasına göre belirli sayılarda top atılması kânundu.

Kaptan Paşa olarak tâyin edilecek kişi Bâb-ı Âlî'ye dâvet olunur, kendisine vezîriâzam huzûrunda kaptan paşalığa tâyin edildiğine dâir ferman okunurdu. Ardından kürk giydirilen yeni kaptan paşa alayla birlikte tersâneye götürülür, orada da bir tören yapılırdı.


Resim 101- Kaptan paşanın atama törenini konu alan bir tasvir


Osmanlı Devleti'nde, devletin diğer yüksek rütbeli mêmurları gibi kaptan paşanın atanmasında da büyük ve gösterişli törenlerin düzenlenmesi birer Kamu Hukûku geleneği sayılmış ve yüzyıllar boyu sürdürülmüştür.



Zamanla devletin vazgeçilmez kurumlarından biri hâline gelen ve kökleşen kaptan paşalık makâmının önemli görev ve sorumlulukları bulunmaktaydı. Bu görev ve sorumluluklar yakından incelendiğinde, kaptan paşanın hem bir idâreci, hem de bir komutan olarak devlet teşkîlâtı içinde çok önemli bir yeri işgal ettiği kolayca anlaşılabilmektedir.


Dîvân-ı Hümâyun'un Bir Üyesi Olarak Çalışmak

Kaptan paşanın en önemli görevi Dîvân-ı Hümâyun toplantılarına katılarak denizcilikle ilgili sorunları çözüme ulaştırmaktı. Kaptan paşa Dîvân-ı Hümâyun'un doğal bir üyesiydi. XVII. yüzyıl başlarında Osmanlı merkez örgütünü yerinde görüp inceleyen ünlü târihçi Baudier, kaptan paşanın Dîvân-ı Hümâyun'a katıldığını, eğer rütbesi vezir değilse bütün paşaların en arkasında yer aldığını; eğer rütbesi vezir ise vezîriâzama daha yakın bir yerde oturduğunu belirtmiştir. XVII. yüzyılın ikinci yarısında yazılan Tevkîî Abdurrahman Paşa Kânunnâmesi’nde ise, kaptan paşanın ancak vezir ise; onun da arz günlerinde Dîvân-ı Hümâyun'a katılabileceği ifâde edilmiştir. Son dönemlerdeki araştırmalarda da kaptan paşanın ancak "vezir" ise Dîvân-ı Hümâyun üyesi sayılabileceği ortaya konmuştur. Bu durumda Baudier'in "Kaptan paşa vezir değilse de Dîvân-ı Hümâyun'a katılır, ancak en arkada yer alır" ifâdesi şöyle yorumlanabilir:

Vezir rütbesinde olmayan yöneticiler Dîvân-ı Hümâyun üyesi sayılmazlar. Bu durumda kaptan paşa vezir rütbesinde değilse, sâdece kendisinden bilgi alınmak üzere oraya çağrılmış olabilir. Yoksa kendisinin Dîvân-ı Hümâyun'un doğal üyesi olabilmesi için mutlakâ vezir rütbesinde olması gerekir. Kaptan paşa, vezir rütbesinde ise, arz günlerinde Dîvân-ı Hümâyun'a gelip derecesine göre diğer vezirlerin yanında otururdu.

Denizcilik işleriyle ilgili olup Dîvân-ı Hümâyun'a gelen dâvâlar kendisine havâle edilir, kaptan paşa bu dâvâlar için şahsına ayrılan yerde oturur ve gereken kararları verirdi.

Dîvân-ı Hümâyun'da önceleri üzengi ağalarıyla müşterek bir sofraya oturan kaptan paşalar, zamanla îtibarları çoğalınca müstakil bir sofra sâhibi de olmuşlardır.

Kaptan paşanın Dîvân-ı Hümâyun'a katılabilmesi açısından bir özelliği daha dikkat çekmektedir: O, her yıl donanma ile uzun bir süre için denizlere açılır ve merkezden uzaklaşırdı. Denizlerde olduğu sürece Dîvân-ı Hümâyun toplantılarına katılabilmesi de elbette mümkün olamazdı. Dîvân-ı Hümâyun'da onu temsil edecek bir görevlinin bulunup bulunmadığı konusunda bilgi bulunmamaktadır. Ancak bu durumda, kaptan paşa İstanbul'da değilken devletin çok önemli işlerinden sayılan denizcilik konularının Dîvân-ı Hümâyun'da görüşülmüyor olduğunun da kabul edilmesi gerekmektedir. Kaptan paşanın bu yönü îtibâriyle Rumeli Beylerbeyi ile bir benzerlik gösterdiği söylenebilir; çünkü en yüksek beylerbeyi olan Rumeli Beylerbeyi, ancak görev yerinden ayrılıp İstanbul'a gelirse Dîvân-ı Hümâyun toplantılarına katılır ve bir merkez yöneticisi gibi çalışırdı.

Kaptan paşanın Dîvân-ı Hümâyun'dan başka değişik dîvanlarda da görevi bulunmaktaydı. Bu dîvanlar içinde en önemlisi, kuşkusuz vezîriâzamın dîvânı olan ikindi dîvânıydı. Dîvân-ı Hümâyun'da karara bağlanması gereksiz görülen işler ile doğrudan doğruya vezîriâzamın çalışma alanına giren işler ikindi dîvânında görüşülürdü. Dîvân-ı Hümâyun toplantılarının öğle vaktine kadar bitirilmesi kânun olduğu için, orada görüşülemeyen konular da ikindi dîvânında karara bağlanır, ancak daha sonradan tekrar Dîvân-ı Hümâyun'da görüşülebilirdi. Dîvân-ı Hümâyun'un tam anlamıyla işlediği dönemlerde rolü önemsiz olan ikindi dîvânı, Dîvân-ı Hümâyun'un XVII. yüzyıldan îtibâren silikleşmeye başlaması üzerine bu dîvânın yerini almıştır.

İkindi dîvânına nişancı hâriç, Dîvân-ı Hümâyun'a katılan üyelerin ihtiyâca göre hepsi ya da bir bölümü katılırdı. Bu görevliler arasında kuşkusuz kaptan paşanın da adı vardır.

Öte yandan kaptan paşanın, hemen karara bağlanması gerekli, çok ivedi ve önemli bir durumla karşılaşıldığı zaman pâdişah başkanlığında toplanan ayak dîvânında da yeri bulunmaktaydı; çünkü bu dîvanda Dîvân-ı Hümâyun üyeleri ve gerekli görülen tüm devlet adamları hazır bulunurdu.

Yine, çok büyük bunalım anlarında pâdişah veya vezîriâzamın, devlet yönetiminde çalışan ve çalışmış tüm belli başlı görevlileri topladığı ve herkesin görüşünü serbestçe söyleyebildiği meşveret yönteminde de kaptan paşanın yerinin olacağı tartışılmayacak kadar açıktır.

Kaptan paşanın tersânede de dâvâlara bakma görevinin bulunduğu anlaşılmaktadır. Kaptan paşa bir dâvâyı kendisi çözümleyebileceği gibi, lüzum gördüğünde onu kadı mahkemesine de havâle edebilirdi.

Kaptan paşa donanma ile sefere çıktığı zaman da, kendi huzûrunda cezâ ve hukuk dâvâlarını dinler, onları karara bağlardı. Donanmada bir de kadı bulunur, şer'î hükümleri o verirdi.

Gelinen bu noktada, kaptan paşanın "siyâseten katl" yetkisinden de söz etmek gerekmektedir. İslam devleti hükümdarlarına, devlete zararlı oldukları kanısına vardıkları kimseleri öldürebilmeleri yolunda bir hak tanınmıştır. "Siyâseten katl" adı verilen bu hakkın kullanılabilmesi için şeyhülislâmdan bir fetvâ alınmaktadır. Osmanlı Devleti'nde siyâseten katl yetkisi tamâmen pâdişâha ve bâzı istisnâlarla onun mutlak vekîli olan vezîriâzama âittir. Diğer devlet adamları, bu nedenle takdir haklarını kullanarak doğrudan "siyâset" emri veremezler. Bu konuda onlara pâdişah veya vezîriâzam tarafından yetki verilmiş olmalıdır. Devletin yüksek mêmurlarından ve en yetkililerinden biri olarak kaptan paşa da, pâdişah veya vezîriâzamdan aldığı yetkiye dayanarak, sefer sırasında gerekirse îdam hükmünü verebilirdi. Barış zamânında da, tersâne bölgesinin âsâyişini sağlamak üzere siyâseten katl yetkisini kullanabilirdi.

Kaptan paşanın çeşitli dîvanlarda yargılama yetkisi mevcuttur. Denizcilik gibi oldukça önemli bir alandaki yargılama yetkisinin kaptan paşa tarafından kullanılması bir yandan devlet işlerinde işbölümünün başarıyla uygulandığını göstermekte, bir yandan da devletin düzenli bir hiyerarşiye tâbi olduğunu kanıtlamaktadır.


Donanmaya Komuta Etmek

Osmanlı Devleti'nin ilk zamanlarında pâdişah veya vezîriâzamın, onlar savaşa katılmadıkları zaman ise "serdar" tâyin edilen bir vezîrin donanmaya komuta ettiği görülmektedir. Zamanla Akdeniz ve Karadeniz'in Türk egemenliğine girmesiyle donanmanın önemi artmış, kaptan paşalar da deniz savaşlarının komutasında yer almaya başlamışlardır. Bir süre "serdar" olarak donanmanın başına atanan vezîrin emri altında, çifte kumanda sistemi içinde görev yapan kaptan paşalar, bu sistemin zararlarının anlaşılması üzerine, zamanla donanmanın tek yetkili kişisi durumuna yükselmişler ve komutasını üstlenmişlerdir.

Şekil 127- Barbaros Hayreddin Paşa'nın sancağı

Donanma'nın başkomutanı olarak kaptan paşa her şeyden önce II. Bayezit döneminden îtibâren Doğu Akdeniz'de ticâret güvenliğini sağlamakla görevlendirilmiştir. Bu sebeple her yıl Rûz-i Hızır'ı müteâkip donanma ile Akdeniz'e açılan kaptan paşa, Fas'a kadar tüm sâhilleri tarayarak eyâletinin sancaklarını kontrol eder, bu arada korsanları da izleyip İstanbul'a dönerdi. XVII. yüzyılda Karadeniz'de Rus ve Kazak korsanlarının türemesi üzerine, Karadeniz'in emniyetinin sağlanması görevi de kaptan paşalara verilmiştir.

Deniz savaşı sırasında kaptan paşanın donanma ile birlikte savaş alanında bulunması zorunluydu. Kaptan paşa ihtiyâca göre, bâzen kara seferinde de görevlendirilebilirdi. Buna karşılık deniz seferlerine çıkılacağı zaman deniz kuvvetlerinden başka askerî birliklere de ihtiyaç duyulabilir, ancak bu durumda onların komutası, kaptan paşadan daha kıdemli olan donanma serdârına bırakılırdı. Kaptan paşa ise sâdece kendi mensuplarının idâresinden sorumlu sayılır, yetkilerini aşması onun görevinden azli sonucunu doğururdu.

Kaptan paşa komutasındaki Osmanlı deniz kuvvetleri başlıca iki sınıfa ayrılmaktaydı: Bu sınıflardan biri sanatkârlardı. Tersânenin esas erkânı sayılan sanatkârlar kaptanlar, reisler, kalafatçılar, kumbaracılar, marangozlar gibi sanat erbâbından oluşmaktaydılar. Onlara "tersâne ricâli" de denilmekteydi. Bu sınıfın maaşları diğer çalışanlara göre yüksek ve dolgundu.

Diğer sınıf ise gemilerdeki cenkçi askerlerdi ki, onlara "azep" adı veriliyordu. Gemilerin kürekçileri ise mahkûmlardan, esir edilen Hıristiyanlardan oluşmaktaydı. Harp sırasında donanmaya cenkçi olarak yeniçeri ve cebecilerin de ilâve edildikleri görülmektedir.

Kânûnî Sultan Süleyman döneminde merkezi Gelibolu Sancağı olmak üzere Kaptan Paşa Eyâleti kurulmuş, bu büyük eyâlete bâzı sancaklar dâhil edilmiştir. Kaptan Paşa Eyâleti'ne bağlı bulunan bu sancaklardan savaş sırasında donanma hizmetine 4.000-4.500 kadar asker gelir, bunlar kaptanıderyâ kalemine kaydolunurlardı. Azeplerin de ilâvesiyle o târihlerde bahriye askerlerinin sayısı 6.000'i geçkin olarak hesaplanmıştır.

Donanma komutanı olan ve amiral durumundaki kaptan paşadan sonra donanmayı oluşturan filoların komutanlıklarını beylerbeyi ve sancakbeyleri yapmaktaydılar.



Kaptanıderyâ Vekîli


Kaptan Paşa İstanbul'da bulunurken kendisine Akdeniz'de Rodos Beyi vekâlet ederdi. Bu mevki filo komutanları arasında Kaptan Paşa'dan sonra en yüksek makam olup, oradan kaptan paşalığa yükselebilmek mümkündü. Örneğin 1644-1645 yılları arasında kaptan paşalık yapan Ebu Bekir Paşa'nın durumunda olduğu gibi. Kaptan paşanın İstanbul'daki yardımcısı ise tersâne kethüdâsı idi. Bu kişiyi önceleri kaptan paşa seçerken, zaman içinde kethüdâlığın öneminin artması üzerine bu kişi artık merkezden atanmaya başlanmıştır. Zaman zaman tersâne kethüdâlığından kaptan paşalığa geçen kişilere de rastlanmaktadır. Örneğin 1642-1643 yılları arasında kaptan paşa olan Uzun Piyâle Paşa bunlardan biridir. Tersâne kethüdâlığı III. Selim döneminde, 1804 Bahriye Kânunnâmesi ile "Umûr-i Bahriye Nâzırlığı" ismini almış, IV. Mustafa döneminde ise bu kurum geliştirilmiştir. Halil Rifat Paşa'nın kaptan paşalığında "tersâne müdürlüğü" şekline konulan kethüdâlık, Firârî Ahmed Fevzi Paşa'nın kaptan paşalığı zamânında da (1836-1839) bahriye müsteşarlığına çevrilmiştir. Görüldüğü gibi, Osmanlı merkez örgütünde yer alan tüm mêmurluklarda olduğu gibi Kaptan Paşa'nın da düzenli bir hiyerarşiye tâbi çeşitli yardımcıları bulunmaktadır. Bu kişiler görev ve sorumlulukları çok geniş olan kaptan paşanın iş yükünü hafifletmektedirler.



Osmanlı Donanması kaptan paşa komutasında düzenli bir hiyerarşiye tâbiydi ve bütün işler bir sistem içinde işlemekteydi.


Tersânede Düzenlenen Çeşitli Törenlerde Teşrîfat Kurallarını Uygulamak

Kış mevsimini tersânede geçiren donanmanın bahar ile birlikte denize açılması, tersânede donanma için yeni bir geminin yapılmasına başlanması veya bitirilmesi, pâdişah için filika yapımının tamamlanması gibi çeşitli durumlarda pâdişah ve vezîriâzamın da katıldığı çeşitli törenler düzenlenir, bu törenlerde kaptan paşa önemli teşrîfat kurallarını uygulardı.

Donanmanın denize açılması müneccimbaşının hava şartlarını hesap ve tahminle belirlediği uygun bir zamanda olurdu. Müneccimbaşının belirlediği zaman bir pusula ile Bâb-ı Âlî'ye bildirilir, vezîriâzamın da onayıyla tören hazırlıkları başlardı. Tören genellikle Yalı Köşkü'nde yapılırdı. Birkaç gün öncesinden tören için devlet, ricâline Dolmabahçe'de çadırlar kurulur, köşk pâdişah için döşenerek törene hazır hâle getirilirdi. Törenden bir gün önce teşrîfat kaleminden yazılan "vakt-i muhtar" ve "saat pusulası" reisülküttab kîsedârı aracılığı ile şeyhülislâma, sadâretten yazılan tezkîreler de teşrîfatçılar aracılığı ile vezirlere ulaştırılırdı. Defterdâra da sadâret kethüdâsı tarafından tezkîre yazılarak gönderilirdi. Böylece törenin dâveti tamamlanmış olmaktadır. Tören günü reisülküttab şeyhülislâmı konağına giderek alır ve tören mahalli olan Yalı Köşkü'ne götürürdü. Onların köşke vardıkları haberi Bâb-ı Âlî'ye gelince, vezîriâzam da kapı takımı ile birlikte köşke hareket ederdi. Herkes yerleştikten sonra pâdişah sandalla gelir, iskelede reisülküttab, defterdar ve rikâb-ı hümâyun ağaları tarafından karşılanır ve köşke götürülürdü. Ardından tersânede beklemekte olan kaptan paşaya haber salınıp gelmesi istenirdi. Kaptan paşanın gelmesini müteâkip vezîriâzam ile ikisi köşkte arza girerler, hil’at giydirilmesinden sonra kaptan paşa döner ve donanmanın başındaki yerini alırdı.

Bir süre sonra vezîriâzam şeyhülislam ile birlikte baştarda-i hümâyuna gider, toplar atılır ve Osmanlı Donanması Dolmabahçe önünden geçiş merâsimini gerçekleştirirdi. Ardından vezîriâzam ve şeyhülislam kendileri için kurulan çadıra geçerler ve burada pâdişah huzûrunda hil’at giyme töreni başlardı. Bu arada merâsim sonrası karaya çıkan kaptan paşa da kendi çadırına geçer, bir süre dinlendikten sonra vezîriâzamın çadırını ziyâret eder, orada önce kendisine, ardından da tersâne ricâline hil’at giydirilirdi. Hil’at törenini tâkiben de kaptan paşa ile vezîriâzam bir süre sohbet ederler, kendilerine gülab ve buhur ikram edilir, derken kaptan paşa gider ve tören sona ermiş olurdu.

Kaptan Paşa donanma ile denize açılacağı zaman, eğer tersânede bir tören düzenlenmeyecekse, vedâ için Bâb-ı Âlî'yi ziyâret ederdi. Bâb-ı Âlî ricâli, kaptan paşayı merdiven başında karşılar, ardından da orta odada bulunan vezîriâzamın yanına götürürdü. Ricâl temenna ederek çıkar, kaptan paşaya peşkir ile birlikte tatlı, kahve, çubuk, şerbet, gülab ve buhur takdim edilir, kendisine serâsere sarılmış samur kürk giydirilirdi.

Oradan çıkışında kaptan paşa reisülküttab efendinin ve kethüdâ beyin odasına da uğrar, en son da şeyhülislam efendiye giderdi.

Donanma'nın gidişi gibi dönüşünde de bir tören düzenlenirdi. Bu törende, ilk törenden farklı olarak önce pâdişah Yalı Köşkü'ne gider, şeyhülislam ise Bâb-ı Âlî'ye gelerek vezîriâzam ile birlikte sonradan köşke çıkarlardı. Bu fark dışında iki tören birbirine çok benzemektedir.

Yapımı yeni bitmiş bir kalyonun veya pâdişah için kayıkhânede inşâ edilen bir sandal ya da filikanın denize indirilmesi törenleri de sıkı teşrîfat kurallarına göre icrâ edilmekte, kaptan paşaya bu törenlerde de önemli yetki ve sorumluluklar düşmekteydi.

Sefere çıkılırken ya da seferden dönülürken düzenlenen törenler ve uygulanan teşrîfat kuralları, devletin öteden beri sürdürüle gelen geleneklerine ne derece bağlı kalındığını kanıtlamaktadır. Bunlar birer Kamu Hukûku geleneği olarak yerleşmiş ve yüzyıllarca sürdürülmüşlerdir.


Pâdişah veya Vezîriâzamın Denetlemelerinde Teşrîfat Kurallarını Uygulamak

Kaptan paşanın diğer bir görevi de, pâdişah veya vezîriâzamın tersâneyi ziyâretleri sırasında uygulanan çok sıkı teşrîfat kurallarıyla ilgilidir. Kaptan paşanın bu kuralların uygulanmasında da büyük sorumluluğu bulunmaktaydı.

Pâdişah ve vezîriâzam hem tersânedeki mühimmâtın durumu hakkında fikir edinmek, hem de inşâsı devam etmekte olan kalyonların hangi aşamada olduklarını öğrenmek üzere zaman zaman tersâneyi ziyâret eder ve incelemelerde bulunurlardı. Pâdişâhın ziyârete geleceği bir gün öncesinden vezîriâzama haber verilir, o da akşamdan durumu kaptan paşaya bildirirdi. Ertesi gün vezîriâzam kapı ricâli ile birlikte tersâneye giderek hazır bulunurdu. Pâdişâhın sandalla gelmekte olduğu haber verilince, vezîriâzam, kaptan paşa, reisülküttab, çavuşbaşı ve rikâb-ı hümâyun ağaları onu iskele başında karşılarlar ve peşinden yürüyüp Dîvanhâne Kasrı'na getirirlerdi. Vezîriâzam ve kaptan paşa burada arza girerler, arzdan sonra ise pâdişah mahzenleri gezerdi. Bu sırada reisülküttab, çavuşbaşı, rikâb-ı hümâyun ağaları, kaptan paşa ve vezîriâzamın, ellerinde sedefkârî asâlar ile pâdişâhın peşinden yürümeleri âdettendi. Bundan sonra ise tersâne bahçesine geçilir, orada tersâne ricâline verilecek atiyye kaptan paşaya teslim olunur ve tören biterdi.

Vezîriâzamın da zaman zaman tersâneyi gezmesi ve denizcilik işlerini denetlemesi kânundu. Kaptan paşa, vezîriâzamın gelişinde, onu iskele üzerinde karşılar ve taşıdığı sedefli asâsını ona verirdi. Vezîriâzamın önüne düşüp tersâneyi gezdiren kaptan paşa, kendisine denizcilik işleri ile ilgili gerekli bilgileri verirdi.

Kaptan Paşa ayrıca İstanbul'da bulunduğu sırada, her Cuma Namazı çıkışında Paşa Kapısı'na gelip arz odasında vezîriâzamla, eğer vezîriâzam seferde ise sadâret kaymakamıyla görüşür, arzuya göre haftada ya da iki haftada bir de sadâret kethüdâsının odasına uğrardı.

Bu açıklamalar göstermektedir ki, Kaptan Paşa da diğer devlet görevlileri gibi her an çok sıkı tâkip edilmektedir. Donanma teşkîlâtının sürekli biçimde güçlü ve göreve hazır tutulmasının önemi böylece ortaya çıkmaktadır.


Diğer Görevleri

Kaptan paşa bahriyeye âit büyük küçük her türlü tâyinden de sorumluydu. Ayrıca deryâ kalemine âit olan zeâmet ve tımarların dağıtımını de tek başına yapabilirdi. Ancak ilk defâ verilecek tımarlar için vezîriâzama telhis sunmak zorundaydı. Öte yandan, alanı ile ilgili önemli bâzı işleri de vezîriâzama arz etmesi gerekiyordu. Bu ve bunun gibi birkaç sınırlama dışında, kaptan paşanın denizcilikle ilgili pek çok konuda pâdişah adına hüküm yazmaya ve tuğra çekmeye yetkili olduğu görülmektedir.

Kaptan paşa tersânenin bulunduğu Haliç ve çevresinin âsâyişinden de sorumlu idi. Her gece, onun emrindeki kaptanlardan otuz beşi, yanlarında üç yüz kadar deniz piyâdesi olduğu halde bölgede nöbet tutar ve sokakları dolaşırdı.

Bütün görevleri bir arada düşünüldüğünde denilebilir ki; kaptan paşa pâdişâhın mutlak egemenlik yetkisini kullanan bir kamu görevlisi olarak oldukça geniş yetkilerle donatılmış, ona görevini gereği gibi yerine getirebilmesi için büyük bir serbestî tanınmıştır. Fakat sonuçta kendisinin de merkezi otoriteye sıkı sıkıya bağlı bir görevli olduğu unutulmamalıdır.

Bu görünüşüyle kaptan paşa, diğer "ulemâ dışı askeriler" gibi her an görevden alınabilir ve değiştirilebilirdi. Osmanlı devlet teşkîlâtındaki diğer görevliler gibi, onun makâmı için de bir garanti ya da güvence söz konusu değildi.


Kaptan Paşa Eyâleti (Cezâyir-i Bahr-i Sefid Eyâleti)


Kaptan paşa aynı zamanda bir eyâlet yöneticisidir. Kendi eyâletine bağlı her bir sancak düzenli bir hiyerarşi içinde kaptan paşanın sıkı denetimine tâbi tutulmuştur. Kaptan Paşa Eyâleti'ne bağlı her bir sancağın sefer sırasında belli sayıda gemi ve asker sağlama zorunluluğu, Osmanlı Donanması'nın tıpkı kara ordusu gibi oldukça düzenli bir şekilde işlediğini göstermektedir.

Osmanlıların, Ege Denizi’ne açılarak, adaları ele geçirmeye başlamaları, idârî bâzı meseleleri de berâberinde getirmiştir. Çünkü Limni, Midilli, Eğriboz gibi yüzölçümü büyük adaların alınmasından sonra, Rodos ve İstanköy’ün de ilhâkı ile hâkimiyet sahası oldukça genişlemiştir. O zamana kadar, Gelibolu Sancakbeyi veya “deryâ beyleri” tarafından idâre edilen donanmanın başına, meşhur Türk denizci Amirali Barbaros Hayreddin Paşa'nın getirilmesinden sonra, yeni bir idârî düzenleme yapılmış, 1533 yılında Cezâyir Beylerbeyliği kurulmuştur. Bu makam, hem Kuzey Afrika hem de Ege Adalarının idâresini içine alıyordu. Buraların gelir kaynakları, Kaptan Paşa sıfatı ile Hayreddin Paşa'ya bırakılmıştır. Zîrâ Cezâyir-i Bahr-i Sefid Eyâleti’nin bir diğer adı da Kapdan Paşa Eyâletidir. Muhtemelen, kurulduğu ya da oluşturulduğu târihlerde, eyâlet için daha çok kullanılan isim "Kapdan Paşa Eyâleti" idi, Cezâyir-i Bahr-i Sefid tâbiri daha sonra, Tanzîmat ile berâber daha sık kullanılmaya başlanmıştır.


Cezâyir-i Bahr-i Sefid Eyâleti’nin Kuruluşu

Cezâyir-i Bahr-i Sefid Eyâleti’nin, kesin olarak ne zaman oluşturulduğu meselesine gelince, 1534 yılında, Kânûnî Sultan Süleyman tarafından, Barbaros Hayreddin Paşa’nın saraya dâvet edilerek, kendisine beylerbeyi rütbesi vermesi ile bu eyâletin başına getirmesi husûsuna karşılık, aslında, eyâletin kesin olarak ne zaman oluşturulduğu biraz muallâkta kalmış gibidir. Eyâletin, Kânûnî'nin ilk dönemlerinde örgütlendiği iddiâsına karşılık, 1526-1527 yılında düzenlendiği anlaşılan ve Osmanlı İmparatorluğunun idârî yapısını yansıtan bir defterde, Kapdan Paşa Eyâleti (Cezâyir-i Bahr-i Sefid)’nden söz edilmemektedir. Sonradan bu eyâlete katılan sancak ve adaların, o tarihlerde Rumeli Eyâleti’ne bağlı olduğu görülmektedir. Nitekim Eğriboz, Rodos, Cezâir (adalar), Karlıili ve Gelibolu, Rumeli Eyâleti’ne bağlıdır. Kocaili, Sığla (İzmir ve havâlîsi), Biga sancaklarının ise Anadolu Beylerbeyliğine bağlı olduğu görülmektedir. Buradaki durumdan da anlaşılacağı üzere, adalar ele geçirildiklerinde muhtemelen en yakın yönetim birimine bağlanmışlardır. Fakat eyâletin kuruluş târihi olarak, 1534 târihi genel kabul görmüştür.

Yeni şartlar ve ihtiyaçlar nedeniyle oluşturulan Cezâyir- i Bahr-i Sefid Eyâleti’nin merkezi Gelibolu Livâsı idi. Böylece, beylerbeyilik rütbesini de alan kaptan paşalar, “paşa sancağı” olarak yine eskiden olduğu gibi, Gelibolu Sancağı’na mutasarrıf idiler. “Paşa sancağı” olan Gelibolu'dan başka, Kânûnî'nin ilk zamanlarında eyâletin sancakları söyle sıralanıyordu: Eğriboz, İnebahtı, Karlıili, Midilli ve Rodos. Beylerbeyliğine âit en erken tarihli liste, 1550 yılına âittir, buna göre bu eyâlet Gelibolu, Eğriboz, Karlıili, İnebahtı, Rodos ve Midilli’den ibârettir, ayrıca iki sancak adı belirtilmeksizin kaydedilmiş, tımarların tespit ve dağıtımı ile ilgili merkezden tâyin edilmiş mêmurlar olan “tımar kethüdâsı” ve “tımar defterdârı” da bu idârî birim içinde yer almıştır. Eyâletin çekirdeğini teşkil eden üç sancak Gelibolu, Midilli ve Rodos’tur.


Cezâyir-i Bahr-i Sefid Eyâleti’nin Genişlemesi

II. Selim döneminde eyâletin sancakları arasına Cezâir-i Magrib ve Sakız da katılmıştır, böylece sancak sayısı sekize çıkmıştır. Zîrâ Kapdan Paşa yahut Cezâyir-i Bahr-i Sefid Eyâleti’nin hudutları, çeşitli sebepler ile zaman zaman değişmiştir. Rodos'un müstakil durumu, Barbaros Hayreddin Paşa'nın vefâtını müteâkiben, bozularak, Rodos beylerine “deryâ beyi” pâyesinin verilmesinden sonra, Cezâyir Eyâleti’ne dâhil edilmiş ve Kıbrıs'ın fethinden sonra, teşkil edilen Kıbrıs Eyâleti’nin üç sancağı, vazîfe gereği "deryâ kalemi"ne bağlanmıştı. XVII. asır başında Foça ve Güzelce Ali Paşa'nın kaptan-ı deryâlığında (1617-1619), Sakız, Nakşe, Andre sancakları da Kaptan Paşa Eyâleti’ne verildi.

XVII. yüzyılın başlarında düzenlenen Aynî Ali Efendi Risâlesi’ne göre, eyâletin sancakları 13'e ulaşmıştı. Bunların üçü salyâneli idi. Salyâneli yâni geliri yıllıklı olan sancaklar Sakız, Nakşe, Mehdiyye; salyâneli olmayan, tımar sistemi uygulanan sancaklar ise Gelibolu, İnebahtı, Eğriboz, Karlıili, Mezistre, Rodos, Midilli, Kocaeli, Biga, Sığla ve Sığacık olarak görülmektedir. Barbaros Hayreddin Paşa’nın, Kânûnî Sultan Süleyman'a takdim ettiği Cezâyir-i Garp Eyâleti ise doğrudan doğruya zâten kaptan paşaların idâresinde idi.

XVII. yüzyılda eyâletin idârî yapısındaki en önemli değişiklik Kıbrıs’ın eyâlete dahil edilmesi olmuştur. Sadrâzam hasları arasında yer alan Kıbrıs Adası 1670 yılında Cezâyir-i Bahr-i Sefid Eyâleti’ne katıldıysa da bu durum uzun sürmemiştir. Kıbrıs 1703'te tekrar bağımsız bir eyâlet hâline getirilmiştir.


Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi'nde Cezâyir-i Bahr-i Sefid Eyâleti

Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi'nde, Cezâyir-i Bahr-i Sefid Eyâleti hakkında şu bilgiler bulunmaktadır. Evliyâ Çelebi 1672 yılında Hacc'a giderken Batı ve Güney Anadolu'yu gezmiş, Sakız ve Rodos başta olmak üzere birkaç adaya da uğramıştır. Diğer adalar hakkındaki bilgileri Sakız hazînesinde bulunan bir defterden aktardığını belirtmektedir. Verdiği bilgilere göre eyâlet 15 sancaktan oluşuyordu. Söylediğine göre has olan yerler şunlardır: Eğriboz (400.000), Karlıili (30.000), İnebahtı (300.000), Rodos (277.000), Midilli (300.000), Mezistre (319.000), geriye kalan Sakız, Nakşe ve Mehdiyye sancakları zâten salyânelidir. Aynî Ali Efendi’nin eserinde, Gelibolu’daki Kaptan Paşa hassı 885.000 Akçe, Eğriboz Sancakbeyi hassı 440.000 Akçe, İnebahtı Sancakbeyi hassı, 300.000 Akçe, Karlıeli Sancakbeyi hassı 264.437 Akçe, Mezistre Sancakbeyi hassı 219.000 Akçe, Rodos Sancakbeyi hassı 277.000 Akçe, Midilli Sancakbeyi hassı 240.000 Akçe, Kocaili Sancakbeyi hassı 246.526 Akçe, Biga Sancakbeyi hassı 213.880 Akçe, Sığla Sancakbeyi hassı 300.082 Akçe olarak gösterilmiştir.

XVII. asırda Kaptan Paşa Eyâleti’ndeki Gelibolu Sancağı’nda 12 zeâmet, 32 tımar vardı. Eğriboz'un 12 zeâmet, 188 tımarlısı olup sancakbeyi bir gemi ile denize çıkardı. İnebahtı'nın 13 zeâmeti ve 287 tımarı vardı ve sancakbeyi bir gemi ile sefere giderdi. Midilli'nin 4 zâimi ve 83 tımarlısı ve bir gemisi, Sığacık Sancağı’nın 32 zeâmeti ve 230 tımarı ve bir gemisi, Kocaeli Sancağı’nın 25 zeâmeti 187 tımarı ve bir gemisi vardı, Karlıili Sancağı’nın 11 zâimi ve 119 tımarlı sipâhîsi olup sancakbeyi diğerlerinde olduğu gibi yine bir gemi ile sefere eserdi, Rodos sancağında 5 zâim ve 71 tımarlı vardı, gemisi bir tâne idi. Biga’nın 6 zeâmet sâhibi, 146 sipâhîsi ve bir gemisi, Mora kıtasındaki Mezistre Sancağı’nın 16 zeâmeti ve 91 tımarlısı, bir gemisi bulunuyordu. XVII. asır ortalarına doğru yalnız Kaptan Paşa Eyâleti sancaklarından deniz seferine 138 zâim ve 1434 tımarlı sipâhî iştirak ediyordu. Bunlardan has sâhipleriyle, zâimlerin cebelüleri ile berâber donanma askeri toplamı 1.893 azap hâriç olarak 4.500 kişiyi buluyordu. Kaptan Sığla Sancağı (İzmir ve yöresi) tersâne kethüdâsının hasıydı. Bir başka deyişle Sığla'nın sancakbeyi aynı zamanda tersâne kethüdâsı idi; ama bu kişinin görev yeri İstanbul'daydı.

731 Numaralı Cezâyir Eyâleti Tımar Defteri’ne göre, eyâletin zeâmetleri toplamı 5.700.425 Akçe’dir. Yine aynı deftere göre, eyâletin tımarları toplamı 12.150.890 Akçe’dir. Eyâletteki sancakların zeâmetleri, tımarları ve toplam eyâlet geliri, 731 numaralı defterden yararlanılarak, yekûn olarak aşağıdaki tabloda verilmiştir.

Tablo 51- Cezâyir Eyâleti Tımar Defteri’ne göre, eyâletin tımar durumu
Sancaklar
Zeâmet
Sancak Gelirine Oranı (%)
Tımar
Sancak Gelirine Oranı (%)
Sancakların Toplam Geliri
Eyâlet Gelirine Oranı
(%)
Gelibolu
104.272
33,5
206.482
66,4
310.754
1,74
Rodos
43.260
17,9
197.460
82
240.720
1,35
Midilli
84.400
10,8
696.023
89,1
780.423
4,37
Kocaili
415.727
27,4
1.099.824
72,5
1.515.594
8,49
İnebahtı
522.480
28,1
1.132.114
61
1.854.594
10,39
Mezistre
522.100
31,5
1.133.581
68,4
1.655.681
9,27
Eğriboz
420.963
24,8
1.273.781
75,1
1.694.744
9,49
Karlıeli
361.473
34,1
696.718
65,8
1.058.131
5,93
Mora
2.169.619
37,2
3.656.619
62,7
5.826.238
32,64
Biga
153.336
21,1
570.536
78,8
723.872
4,06
Sığla
902.795
41,2
1.287.752
58,7
2.190.547
12,27
TOPLAM
5.700.425
-
12.150.890
-
17.851.315
-

Tablodan da anlaşılacağı üzere tımarların yekûnu, zeâmetlerden fazladır. Sancaklar içerisinde en fazla gelire sâhip olanı 5.286.238 Akçe ile Mora Sancağıdır. En az geliri olan sancak ise 240.720 Akçe ile Rodos’tur. Böylece I. Ahmet döneminde (1603-1617) eyâletin toplam geliri 17.851.315 Akçedir. Zeâmetlerin toplamı ise 5.700.425 Akçe tutmaktadır, bu miktarın toplam eyâlet gelirine oranı ise %31,9’dur. Tımarların toplamı ise 12.150.890 Akçedir ki, bu miktarın toplam eyâlet geliri içindeki yeri %68’dir.

Osmanlı İmparatorluğunun azâmetli devrinde Kaptan Paşa ya da Cezâyir-i Bahr-i Sefid Eyâleti, Doğu Akdeniz'de İskenderun Körfezi'nden Cezâyir-i Garb'a kadar hemen hemen bütün Akdeniz sâhillerini kapsıyordu.

Bir müddet sonra devlet idâresindeki gevşeme ve kânunların yavaş yavaş tâdili üzerine, eyâletin hudutları zaman zaman değişikliklere uğradı. Sancak sayılarında ve bağlı sancakların durumlarında meydana gelen bu değişmeler, daha çok Kaptan Paşa’nın yetki ve mâlî sorumluluklarına; tâyin olunan sancakbeyinin imtiyazlarına bağlı olarak husûle gelmiştir. XVIII. yüzyıl başlarında Rodos, Midilli, Dimyat, İskenderiye sancakları salyâneli statüde sayılmış, bunlardan Midilli dışındakiler, Mora Yarımadası’ndaki Anabolu Kaptanlığına dâhil edilmişti. Özellikle Osmanlı - Venedik Savaşları dolayısıyla Mora Yarımadası’nın ve bâzı adaların Venedik işgali altına girmesi, eyâletin klasik yapısının bozulmasına yol açmıştır. Kurulan Anabolu Kaptanlığı, böyle bir ihtiyâcın sonucu olup 1730-1740 yıllarına âit kayıtlara göre, buraya Rodos, Midilli, Dimyat, İskenderiye, salyâneli statüde bağlanmıştı. 1701-1702’de Süveyş Kaptanlığına bağlanan Kocaili ve Karlıili 1730-1740 döneminde yeniden Deryâ Kaptanlığına ilhak olunmuştu. Andre Sancağı mâlî ve idârî bakımdan Kaptan Paşa’ya bırakılmıştı. 1730-1740 devresine âit kayıtlarda buranın adı geçer. Limni de yine Kaptan Paşa’nın idâresinde idi.

Bütün bu bilgiler, Kaptan Paşa’nın eyâlet üzerindeki tasarruf hakkinin bir taraftan kat’î sınırları çizilip parçalanırken, diğer taraftan onun bulunduğu idârî üniteye tam anlamıyla hâkim kılındığı ve mâlî bakımdan da bu tasarrufun güçlendirildiğini gösterir. XVIII. yüzyılın ikinci yarısında Kaptan Paşa’nın bu vasfı daha da belirgin hâle gelmiştir.


Ege Adalarında Uygulanan Osmanlı İdârî Sistemi "Demogerondia"  ve Özellikleri

Osmanlı Devleti, idâresi altına aldığı ülkelerde, bölgenin özelliklerine göre merkeziyetçilikten uzak, farklı bir idâre tarzı uygulamıştı. Bundan maksat bölge halkını rahatlatmak ve devlete olan bağlılıklarını arttırmaktı.

Adaların eski halklarının bir kısmi fetihten sonra şövalyeler, Cenevizliler ve Venediklilerle birlikte göç ettikleri için, başka yerlerden buralara göçü teşvik eden bir politika izlendi. Buralara gelip yerleşecek olanlara, her türlü din ve mezhep serbestîsi yanında beş yıl süre ile vergi muâfiyeti tanındı.

Ayrıca, halkın eskiden beri alışık olduğu mahallî idâre sistemlerine izin verildi. “Demogerondia” denilen ve halkın seçtiği 12 kişilik üyeden oluşan “Mahallî Meclis” bir nevi beledî hizmetlerine bakmakta idi. Değişik dönemlerde değişik yerlerde bulunan bu meclisler, cemaatin din ve eğitim gibi işleri ile uğraşırlardı. Hareket sahaları son derece sınırlı olan bu meclislerin çalışmalarını, daha ekonomik ve daha pratik bulan Osmanlı yönetimi, bunları aynen korumakta bir sakınca görmemiştir. Kaldı ki, bu sistemin sürekli olarak her yerde uygulandığını söylemek de mümkün değildir.

Bununla birlikte, fetihten îtibâren, bu adalarda uygulanan mâlî bir sistem mevcuttu. Adaların dağınıklığı ve gelir seviyelerinin düşüklüğü dikkate alınarak, her ada için yıllık bir vergi tahsis edilmişti. Bu toplam vergi de, belli taksitlere ayrılmıştı. Adaların nüfuzlu kişileri, “maktû” adı verilen bu vergileri toplayarak hükûmet yetkililerine teslim ediyorlardı. Kânunlarla belirlenen bu vergiler dışında, halktan ek vergi alınmaması husûsunda, devlet büyük bir hassasiyet göstermekte idi. Pâdişahlar, halkın bu gibi vergilerle ezilmesini önlemek için, ağır cezâlar öngören “emirnâmeler” çıkarıyorlardı. Ayrıca, Osmanlı Devleti'nin diğer birçok bölgesinde de, bu sistem uygulanmakta idi. Özellikle, haberleşme ve ulaşımın güç olduğu yörelerde, çoğu zaman vâliler veya mahallî idâreler, kendi inisiyatiflerini kullanarak, vergi tahsil ve tevzî edebilirlerdi. Hiçbir zaman, muhtâriyet anlamına gelmeyen bu uygulamalarda, kânun dışına çıkıldığı takdirde, merkez, derhal müdâhale ederdi. Yörelere göre, değişim gösteren bu sistemin, o dönemde Avrupa’nın diğer devletlerince de uygulandığı bilinmektedir. Adaların fethinden îtibâren, çıkarılan fermanlar, titiz bir incelemeye tâbi tutulduğunda, Ege Adalarında ne kısmî, ne de tam bir muhtâriyetin söz konusu olmadığı görülecektir.


Cezâyir-i Bahr-i Sefid Vilâyeti

1534’te teşkil edilen ve zaman zaman “Adalar Denizi”ne sâhili bulunan sancakların da dâhil olduğu Cezâyir-i Bahr-i Sefid Eyâleti, bâzı küçük değişikliklerle bu durumunu XIX. yüzyıla kadar korudu. 1820’den önce yazıldığı tahmin edilen bir deftere göre eyâlet, Gelibolu, Kocaili, Sığla, Rodos ve Kıbrıs sancaklarından oluşuyordu. Yunanistan bağımsızlığını kazanınca bâzı adalar Yunanistan’a bağlandı. Sisam Adası’na da Osmanlı egemenliği altında özerk statü tanındı. Osmanlı yönetiminde kalan Cezâyir-i Bahr-i Sefid Eyâleti’ne dâhil adalar yeniden teşkîlatlandırıldı (1849). Yeni düzenleme ile Rodos, Sakız, Midilli, İstanköy ve Kıbrıs sancaklarından oluşan Cezâyir-i Bahr-i Sefid Eyâleti’nin merkezi Rodos idi. Bu sırada Osmanlı Devleti’nin egemenliği altında bulunan adaların bir listesi çıkarıldı.

Rodos Sancağı, Meis, Kerpe, Kaşot, Sömbeki ve İstanköy kazâlarından; Sakız Sancağı, Kilimli, İleryoz ve Karyot kazâlarından; Midilli Sancağı, Pilmar ve Molova kazâlarından; Limni Sancağı ise, Gökçeada ve Bozcaada kazâlarından oluşuyordu.

Cezâyir-i Bahr-i Sefid Eyâleti 1864 Vilâyet Nizamnâmesi’ne göre, 1867 yılında “vilâyet” hâline dönüştürüldü. Yeni düzenleme ile Biga, Midilli, Sakız, Rodos, Kıbrıs ve İstanköy sancaklarından oluşan vilâyetin merkezi bir süre Kale-i Sultâniye (Çanakkale) oldu. Daha sonra Biga buradan ayrıldı. İstanköy yerine Limni sancak merkezi oldu. Vilâyet merkezi Sakız ile Rodos arasında birkaç kez değiştikten sonra, 1876’dan îtibâren Rodos vilâyet merkezi olarak kaldı. Kıbrıs 1878’de geçici olarak İngiltere’nin yönetimine bırakılınca, sancak sayısı dörde inmiş oldu. Böylece, 4 sancak, 12 kazâ, 21 nâhiye ve 236 köy biriminden oluşan Cezâyir-i Bahr-i Sefid Vilâyeti, bâzı küçük değişikliklere rağmen bu durumunu Lozan Antlaşması’na kadar korudu.

Lozan Barış Antlaşması’na kadar olan dönemde ise, Cezâyir-i Bahr-i Sefid Vilâyeti’ni oluşturan ada sancakları ile I. Dünya Savaşı’ndan sonra başlayan Millî Mücâdele döneminde, daha ziyâde Anadolu topraklarının savunması ile uğraşan yeni TBMM Hükûmeti, çok fazla ilgilenemedi ve onları kendi kaderleri ile baş başa bıraktı denilebilir.



Osmanlı merkez teşkîlâtında yaklaşık beş yüz yıllık bir geçmişi olan kaptan paşalık kurumu, 8 Nisan 1867 târihine kadar devam etmiş; bu târihte Bahriye Nezâreti kurularak bir değişikliğe gidilmiştir. Bu, Tanzîmat Dönemi'nde denizcilik alanında Bahriye Meclisi'nin kurulması yanında, yapılan en önemli reform sayılmaktadır.

Kaptan paşalığın kaldırılması fikri ilk olarak 1845'de ortaya atılmıştır. Bu târihte kaptan paşalığın yerine "Bahriye Müşirliği" denilmesi gündeme gelmişse de, bu teklif o zamanlar pek dikkate alınmamış; "kaptan paşa" unvânı Bahriye Nezâreti'nin kurulmasına kadar sürdürülmüştür.

XIX. yüzyılın başından îtibâren kaptan paşalığın iş yükünün gereğinden fazla artması, bu makâmın temel görevi olan denizcilik konusuna yeterince eğilememesi sonucunu doğurmuş; böylece kaptan paşaların görevlerinde bir kısıntıya gidilmesi zorunluluğu belirmiştir. Bu durumu göz önüne alan sadâret makâmı 11 Mart 1867'de bir takrir hazırlayarak, bundan böyle kaptanlık makâmının sâdece Donanma-yı Hümâyun'un komutasında olmasını, denizcilikle ilgili idârî ve mâlî konuların ise, yeni kurulacak Bahriye Nezâreti tarafından yürütülmesini öngörmüş; ayrıca Bahriye Nâzırı olarak Hazîne-i Hassa Nâzırı Hakkı Paşa'nın ilâve-i mêmuriyet olarak tâyin edildiğini belirterek, durumu dönemin kaptan paşası Dâmad Mehmet Ali Paşa'ya bildirmiştir.

Böylece, ortaya çıkan yeni uygulamayla tersâne-i âmirenin idârî ve mâlî işleri Bahriye Nezâreti'ne verilmiş, donanma komutanlığı görevi ise kaptan paşada bırakılmıştır. Bu düzende ayrıca, kaptanlık makâmının (kaptan paşalığın) Bahriye Nezâreti'ne bağlı kalması öngörülmüş, tersâne ve donanmanın her türlü işinin Bahriye Nâzırı tarafından tespit edilerek, Heyet-i Vükelâ'nın tetkîkine sunulmak üzere Bâb-ı Âlî'ye bildirilmesi esâsı benimsenmiştir. Görüldüğü üzere denizcilik işlerinde yüzyıllardan sonra ilk kez kaptan paşalık dışında ve üzerinde bir makam kurulmuş olmaktadır.

Sadâret makâmının düzenlemesi ile denizcilik alanındaki askerî ve idârî işler için Bahriye Nezâreti'ne bağlı iki ayrı meclisin de oluşturulduğu görülmektedir. Düzenlemeye göre bu meclislerden askerî işleri yürüten Kumanda Meclisi'nin üzerinde kaptanlık makâmı bulunacak, ama o da Bahriye Nezâreti'ne bağlı olacaktı. Öte yandan Kumanda Meclisi'nin, yaptığı işlerle ilgili olarak kaptanlık makâmına sunduğu raporların kaptan paşa ve Bahriye Nâzırı tarafından müştereken karara bağlanması öngörülmüştür. Bu usul, Bahriye Nezâreti'nin kuruluşundan bir ay sonra kaptanlık makâmının kaldırılması üzerine değişmiş; Kumanda Meclisi de, diğer meclis (İdâre Meclisi) gibi doğrudan nezârete bağlanmıştır.

Bu yenilikleri müteâkip Bahriye Nâzırı Hakkı Paşa yeni teşkîlatta kaptanlık makâmının (kaldırılmadan önceki dönem) ve Bahriye Nezâreti'nin görevlerini belirten iki ayrı nizamnâme hazırlayarak bunları sadârete sunmuş; sadâret makâmı da bu nizamnâmeleri pâdişâha arz etmiştir. Pâdişâhın da kabul ettiği nizamnâmelerden Bahriye Nezâreti'ni düzenleyen nizamnâme, nezâretin görevlerini şöyle sıralamıştır:

  1. Tersâne ve Donanma'nın bütün inşaat ve tâmir işleri Bahriye Nezâreti'nin uhdesinde toplanacak ve bu işler onun tarafından yürütülecektir.
  2. Denizcilikle ilgili istisnâsız bütün satın alma işleri nezârete bırakılacak ve eskiden bu işlerle uğraşan tüm heyetler nezâretin maiyyetine gireceklerdir.
  3. Bu heyetlerin kullanılması, düzenlenmeleri ve değişikliği Bahriye Nâzırı'nın rey ve temyîzine bırakılacaktır.
  4. Mu’tâd ve muayyen masraflardan başka, yeniden gemi inşâsı ve büyük çapta harcamalar gerektiren işler nâzır tarafından Bâb-ı Âlî'ye bildirilecek, Vükelâ-yı Devlet arasında yapılacak görüşmelerden sonra konu pâdişâha arz olunup irâde-i seniyye gereğince hareket edilecektir.
  5. Bahriye askerlerinin ve gemilerin sayılarının artırılması gerektiğinde, kaptanlık makâmı ve Bahriye Nâzırı müşterek karar vereceklerdir.
  6. Bahriye askerlerinin yiyecek, kıyâfet ve maaşları gibi konular Kumanda Meclisi tarafından kaptanlık makâmına bir raporla sunulacak, kaptanlık makâmı da bu raporu onayladıktan sonra Bahriye Nezâreti'ne sunacaktır.
Nihâyet yeni teşkîlâtın ana gâyesi, masrafları en alt düzeyde tutarak yapılan işlerin âzamî faydayı sağlaması temeline oturtulmuş, Nezâret bu konuda sorumlu tutulmuştur.

Bahriye Nezâreti'nin kurulmasındaki amaç, tersâne-i âmirenin mâlî işlerinin bir düzene sokulması ve yapılacak harcamaların yerinde olmasına dikkat edilmesidir. Bahriye Nezâreti'ne tersâne ve donanmanın mâlî durumunu yürütmekte tam yetki verilmiş, bâzı askerî hususlarda ise (özellikle askere alma konularında) nezâretin kaptanlık makâmı ile müşterek hareket etmesi öngörülmüştür. Ancak kaptanlık makâmı nezâretin kuruluşundan bir ay sonra kaldırılınca, tersâne ve donanma ile ilgili tüm işler nezârete bırakılmıştır.

Nizamnâmelerden "Kapudanlık Mesned-i Celîlinin Vezâif-i Esâsiyyesi" başlığını taşıyan ikincisi ise, hem kaptanlık makâmının, hem de onun maiyyetindeki Kumanda Meclisi'nin görevlerini düzenlemiştir. Bu nizamnâmede; Mesned-i Kapudanî'de bulunan zâtın bütün Donanma-yı Hümâyun'un başkumandanı olduğu belirtilmiş, komutanlık mesnedine muâvin ve müşâvir olmak üzere dört-beş ümerâ-yı bahriyyeden mürekkep bir meclisin (Kumanda Meclisi) oluşturulması öngörülmüş, donanmanın bir ya da daha çok kısmının devletçe lâzım gelen mahallere gönderilmesinin kaptanlık makâmı ile Kumanda Meclisi'nin mârifetiyle olacağı kabul edilmiş ve donanmanın ümerâ ve subaylarının tâyin ve nizamları ile ilgili olarak Kumanda Meclisi tarafından Kapudaniyye'ye arz edilen mazbataların nezâret ile birlikte tasdik olunması ilkesi benimsenmiştir.

Bahriye Nezâreti'nin kurulduğu sırada kapudanlık makâmının maiyyetinde olan Kumanda Meclisi, nezâret ile kaptanlık makâmı aracılığı ile irtibat hâlinde iken, kapudanlık mesnedinin 1867'de çıkan bir irâde ile kaldırılması sonucu doğrudan doğruya Bahriye Nezâreti'ne bağlanmıştır. Bu târihten sonra Kumanda Meclisi'nin hazırladığı mazbataların, tıpkı İdâre Meclisi'nin hazırladığı mazbatalarda olduğu gibi Bahriye Meclisi'ne gönderilmesi, orada gözden geçirildikten sonra da Bahriye Nezâreti'ne sunulması esâsı öngörülmüştür. 1867'de kaptanlık makâmı ilgâ edilince, durum Tersâne-i Âmire ile ilişkisi olan İstanbul hâricindeki tüm liman ve ilgili mahallere bir genelge ile bildirilmiştir.

Kaptan paşalığın kaldırılmasından sonraki dönemde Bahriye Nâzırı'nın Bahriye Mektebi ile ilgili sorunları Mekteb-i Bahriye Nâzırı aracılığı ile tâkip etmesi esâsı da benimsenmiştir. Mektep Nâzırı mektebin ıslâhı ile ilgili olarak hazırladığı raporları Bahriye Meclisi'ne havâle edecek, Meclis tarafından yapılan görüşme sonucunda bir mazbata hazırlanacak ve bu, Bahriye Nezâreti'ne havâle edilecekti.

Yeni düzenlemede, Bahriye Nezâreti'nin görev ve yetkilerinin önemli ölçüde genişlediğini bu örnekten de anlayabilmek mümkündür. Tanzîmat Dönemi'nin reformist özelliği denizcilik alanında da kendisini hissettirmektedir.

Osmanlı devlet teşkîlâtında beş yüz seneyi aşkın bir geçmişe sâhip olan "kaptan paşalık" kurumunun 1867'de kaldırılarak yerine Bahriye Nezâreti'nin kurulması bir süre olumlu karşılanmış ve herhangi bir tepki de doğurmamıştır. Ancak 7 Mayıs 1876 târihinde, ikinci defâ Bahriye Nâzırlığına atanan Kayserili Ahmet Paşa tekrar "kaptan paşalık" unvânını kullanmaya başlamıştır. Bu dönüşüm, Kayserili Ahmet Paşa'nın Nâzır olarak atanmasından sâdece 25 gün sonra gerçekleşmiştir. Bu durumu açıklığa kavuşturan pâdişah fermânındaki ifâde ilgi çekicidir:

"Bahriye Nâzırı Devletlü Ahmet Paşa Hazretlerine kapudan-ı deryâlık unvânı ihsan buyrulmuş olduğundan, iktizâsının icrâsı şeref-sünûh ve sudur buyrulan emir ve ferman...."

Kayserili Ahmet Paşa'nın "kaptan paşa" unvânını alması ile ilgili olarak ünlü târihçi Lütfi Efendi ilginç bir yorum getirmektedir. Târihçi, okuma yazma bilmediği için Ahmet Paşa'yı son derece "câhil ve basit" bulmakta, onun kaptan paşa olarak atanma sebebi olarak da Sultan Abdülaziz Hân'ın bu makâmı buyurmasını göstermektedir.

Kayserili'nin kaptan paşalığı yedi aydan biraz fazla sürmüş, bu şahıs 31 Aralık 1876'da II. Abdülhamit tarafından azledilerek yerine Girit Vâlisi Mehmet Rauf Paşa ikinci kez olarak Bahriye Nâzırlığına getirilmiştir. Bu kişinin döneminde "kaptan paşalık" unvânı tekrar nâzırlığa çevrilmiştir. Mehmet Rauf Paşa'dan sonra Bahriye Nâzırlığına getirilen Saîd Paşa ve Morali İbrâhim Paşa'nın ikinci nâzırlıklarını müteâkip nâzır olan Hacı Vesim Paşa, Bahriye Nâzırlığını tekrar kaptan paşalığa dönüştürmüş, kendisinden sonra gelen Hacı Râsim Paşa da "kaptan paşa" unvânını kullanmıştır. 8 Ocak 1880'de "Bahriye Nâzırı" unvânı ile bahriyenin başına geçen Bozcaadalı Hüseyinzâde Hasan Paşa zamânında ise yeniden unvan değişikliğine gidilerek nâzırlığa dönülmüş ve ondan sonra "Bahriye Nâzırı" unvânı devletin sonuna kadar hiç değiştirilmeden muhâfaza edilmiştir.

Sözü edilen gelişme çerçevesinde "kaptan paşalık" unvânının ara ara yeniden kullanılmış olması 1867 öncesinin kaptan paşalığını geri getirmemiştir. Ortada sâdece bir unvan değişikliği söz konusudur; zîrâ kaptan paşalığın 1867'de kaldırılması ve ardından denizcilik alanında yukarıda belirtilen değişikliklerin gerçekleştirilmesi, artık Tanzîmat Dönemi ile birlikte klasik yapıdan daha farklı esaslara bağlanan yepyeni bir devlet modelinin kabul edildiğinin işâretlerini vermektedir. Tanzîmat Dönemi'nin diğer reformlarında olduğu gibi, denizcilik alanında da oldukça ilerici adımlar atılmış ve sistem düzenli bir işlerliğe kavuşturulmuştur. Eski sistemin bir parçası olan kaptan paşalık târihin derinliklerine gömülmüş, eskiden kaptan paşa atandığında düzenlenen her türlü merâsim ve âdet; (örneğin top atılması, paşa gemisine bayrak çekilmesi, paşanın bindiği filikaya önlü-arkalı bayrak asılması gibi) de son bulmuştur.



Barbaros (Hızır) Hayreddin Paşa, Piyâle Paşa, Cezâyirli Hasan Paşa, Küçük Hüseyin Paşa, Karamürsel Alp Paşa.

Tablo 72- Osmanlı Kaptan Paşaları
Kaptanıderya
Dönem
Saruca Paşa
1401-?
Çavlı Bey
?-1412
Baltaoğlu Süleyman Paşa
1451-1453
Hamza Bey
1453-1456
Has Yunus Bey
1456-1459
Kâsım Bey
1459-1460
Kadîm İsmâil Bey
1461-1462
Yâkub Bey
1462-1463
1463-1466
1466-1478
1478-1480
1480-1491
Güveği Sinan Paşa
1491-1492
Kara Nişancı Dâvud Paşa
1492-1503
Küçük Dâvud Paşa
1503-1506
1506-1511
İskender Ağa Paşa
1511-1514
Sinan Bey
1514-1516
Câfer Ağa Paşa
1516-1520
Parlak Mustafa Paşa
1520-1522
Bayram Paşa
1522-?
Kurdoğlu Muslihiddin Reis
?-?
?-1531
Kemankeş Ahmed Paşa
1531-1533
1533-1546
1546-1550
Sinan Paşa
1550-1553
1553-1569
1569-1571
1571-1587
1590-1595
Halil Paşa
1595-1599
Cığalazâde Yusuf Sinan Paşa
1599-1601
Mustafa Paşa
1601-1605
Câfer Paşa
1605-1606
Derviş Paşa
1606-1607
Câfer Paşa
1607-1608
1608-1609
Maraşlı Halil Paşa (Dâmad Halil Paşa *)
1609-1610
Dâmad Mehmed Paşa
1610-1611
Halil Paşa
1611-1617
Çelebi Ali Paşa
1617-1618
Kara Dâvud Paşa
1618-1620
Halil Paşa
1620-1621
Niğdeli Mustafa Paşa
1621-1621
Halil Paşa
1621-1625
Recep Paşa
1625-1626
Hasan Paşa
1626-1631
Canpolat Mustafa Paşa
1631-1632
Deli Hüseyin Paşa
1632-1635
Bostancı Câfer Paşa
1635-1639
Deli Hüseyin Paşa
1639-1641
Siyavuş Paşa
1641-1642
Uzun Piyâle Paşa
1642-1643
Silahdar Yusuf Paşa
1643-1644
Ebubekir Paşa
1644-1645
Kara Mûsâ Paşa
1645-1646
Fazlî Paşa
1646-1647
Ammarzâde Mehmed Paşa
1647-1648
Kılavuz Köse Ali Paşa
1648-1649
Bıyıklı Mehmed Paşa
1649-1650
Hüsambeyzâde Ali Paşa
1650-1652
Derviş Mehmed Paşa
1652-1653
Çavuşzâde Mehmed Paşa
1653-1654
Kara Murad Paşa
1654-1655
Dellak Mustafa Paşa
1655-1655
Zurnazen Mustafa Paşa
1655-1656
Merzifonlu Kara Mustafa Paşa
1656-1656
Halıcı Dâmâdı Mustafa Paşa
1656-1656
Sarı Kenan Paşa
1656-1656
Seydi Ali Paşa
1656-1656
Topal Mehmet Paşa
1656-1657
Çavuşzâde Mehmed Paşa
1657-1658
Hüseyin Paşa
1658-1659
Biko Ali Paşa
1659-1660
Hüsambeyzâde Ali Paşa
1660-1661
Abdülkâdir Paşa
1661-1662
Mustafa Paşa
1662-1665
Kaplan Mustafa Paşa
1665-1671
Ali Paşa
1671-1676
Seydizâde Mehmet Paşa
1676-1677
Kara İbrâhim Paşa
1677-1678
Kaplan Mustafa Paşa
1678-1679
Küçük Sipâhî Mustafa Paşa
1679-1680
Bıyıklı Mustafa Paşa
1680-1684
Musâhib Mustafa Paşa
1684-1685
Mısırlıoğlu İbrâhim Paşa
1685-1688
Kalaylı Ahmed Paşa
1688-1689
Mezomorta Hüseyin Paşa
1689-1690
Mısırlıoğlu İbrâhim Paşa
1690-1691
Palabıyık Yusuf Paşa
1691-1694
Amcazâde Hüseyin Paşa
1694-1695
Mezomorta Hüseyin Paşa
1695-1701
Abdülfettah Paşa
1701-1702
Aşçı Mehmed Paşa
1702-1703
Küçük Osman Paşa
1703-1704
Baltacı Mehmed Paşa
1704-1704
Abdurrahman Paşa
1704-1705
Velî Mehmed Paşa
1705-1706
Moralı İbrâhim Paşa
1706-1709
Küçük Ali Paşazâde Mehmed Paşa
1709-1711
Kirli Ahmed Paşa
1711-1712
Kel Hoca İbrâhim Paşa
1712-1713
Kirli Ahmed Paşa
1713-1713
Abaza Süleyman Paşa
1713-1713
Aşçı Mehmed Paşa
1713-1714
İzmirli Süleyman Paşa
1714-1714
Canım Hoca Mehmed Paşa
1714-1717
Kel Hoca İbrâhim Paşa
1717-1718
İzmirli Süleyman Paşa
1718-1721
Kaymak Mustafa Paşa
1721-1730
Abdi Paşa
1730-1731
Canım Hoca Mehmed Paşa
1731-1732
Hacı Hüseyin Paşa
1732-1732
Koca Bekir Paşa
1732-1733
Canım Hoca Mehmed Paşa
1733-1733
Ali Paşa
1733-1733
Süleyman Paşa
1733-1740
Mîrahur Mustafa Paşa
1740-1743
Yahya Paşa
1743-1743
Pîr Mustafa Paşa
1743-1744
Ahmed Ratip Paşa
1744-1744
Pîr Mustafa Paşa
1744-1746
Mahmud Paşa
1746-1746
Şehsüvarzâde Mustafa Paşa
1746-1750
Koca Bekir Paşa
1750-1751
Durak Paşa
1751-1752
Melek Paşa
1752-1754
Karabağî Süleyman Paşa
1754-1757
Ali Paşa
1757-1758
Karabağî Süleyman Paşa
1758-1759
Abdülkerîm Paşa
1759-1760
Mustafa Paşa
1760-1761
Hacı Hasan Paşa
1761-1761
Sinek Mustafa Paşa
1761-1762
Karabağî Süleyman Paşa
1762-1764
Nişli Mehmed Paşa
1764-1765
Hüseyin Hüsnü Paşa
1765-1766
Tosun Mehmed Paşa
1766-1767
Melek Paşa
1767-1768
Eğribozlu İbrâhim Paşa
1768-1770
Mandalzâde Hüsâmeddîn Paşa
1770-1770
Cezâyirli Hasan Paşa
1770-1789
Koca Yusuf Paşa
1789-1789
Giritli Hüseyin Paşa
1789-1792
Küçük Hüseyin Paşa
1792-1803
Mehmet Kadri Paşa
1803-1804
Bostancıbaşı Hâfız İsmâil Paşa
1804-1805
Hacı Mehmed Paşa
1805-1806
Hacı Sâlih Paşa
1806-1807
Seydi Ali Paşa
1807-1808
Abdullah Ramiz Paşa
1808-1808
Seydi Ali Paşa
1808-1809
Çarhacı Ali Paşa
1809-1809
Hâfız Ali Paşa
1809-1811
Kara Mehmed Paşa
1811-1811
Koca Mehmed Hüsrev Paşa
1811-1817
Ahmed Paşa
1817-1818
Hasan Paşa
1818-1819
Abdullah Paşa
1819-1822
Nasuhzâde Ali Paşa
1821-1822
Kara Mehmed Paşa
1822-1823
Koca Mehmed Hüsrev Paşa
1823-1827
Topal İzzet Paşa
1827-1829
Pabuççu Ahmed Paşa
1829-1830
Gürcü Halil Rifat Paşa
1830-1832
Çengeloğlu Tâhir Mehmet Paşa
1832-1836
Ahmed Fevzi Paşa
1836-1839
Saîd Paşa
1839-1841
Çengeloğlu Tâhir Mehmet Paşa
1841-1843
Gürcü Halil Rifat Paşa
1843-1845
Dâmad Mehmet Ali Paşa
1845-1847
Gürcü Halil Rifat Paşa
1847-1848
Dâmad Mehmet Ali Paşa
1848-1852
Mahmud Paşa
1852-1854
Rızâ Paşa
1854-1854
Kıbrıslı Mehmed Paşa
1854-1854
Gürcü Halil Rifat Paşa
1854-1855
Dâmad Mehmet Ali Paşa
1855-1859
Mehmet Paşa
1859-1859
Dâmad Mehmed Ali Paşa
1859-1863
İngiliz Mustafa Paşa
1863-1863
Ateş Mehmet Paşa
1863-1865
Hacı Vesim Paşa
1865-1865
Halil Paşa
1865-1866
Dâmad Mehmet Ali Paşa
1866-1867












Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.