26 Aralık 2012

İLMİYYE SINIFI



 Şekil 77- Başmuhzir:  Dâvâcı ve dâvâlıları mahkeme huzûruna getirten âmir (başsavcı),
Mekke Kadısı: Mekke Hâkimi,
Rumeli Kazaskeri: Rumeli’deki kadıların âmiri,
Nakîbüleşraf: Peygamber soyundan olanların başı,
İstanbul Kadısı: İstanbul Hâkimi




İLMİYYE SINIFI

(EHL-İ ŞER, ULEMÂ, SUDUR)






medrese, müderris, dershane, alim, şeyhülislam, kazasker, İslam, medrese, yirmili medrese (haşiye-i tecrid), otuzlu medrese (miftah), kırklı medrese, ellili medrese, Sahn-ı Seman Medreseleri, altmışlı medrese, darülkurra, darülhadis, darüşşifa, hey’et medresesi (rasathane), darülmesnevi, medresetü’l-kudat, medresetü’l-vaizin, medresetu’l- eimme ve’l-huteba, medresetü’l-irşad, medresetü’l-mütehassısin, medresetü’l-hattatin, Darü’l-Hilafeti’l-Aliye Medresesi, Kevakib-i Seb’a, 












Osmanlı'da hukukçu, öğretim üyesi ve din adamlarının oluşturduğu zümredir.

Bu zümrenin görevleri adâlet hizmetleri, eğitim ve yargı görevlerini kapsamaktadır. Osmanlı Devleti'nin ilk dönemlerinde ve Osmanlı'dan önceki İslam devletlerinde şeyhülislam resmî bir anlam ifâde etmemiş, resmî kullanımı ilk olarak II. Mehmet döneminde olmuştur. Zamanla üst düzey yöneticilerin istismarıyla bilimsel özelliğini yitirmiş ve bu sınıfın önde gelenlerinin çocukları iyi mevkilere gelir olmuştur. Niteliklerine bakılmaksızın âile üyelerinin atanması sonucunda, XVIII. yüzyılda artık ilmiyye sınıfı tüm reformlara karşı çıkan, kendini yenilemekten uzak, gelişen bilim ve hukuk konusunda çağının gerisinde bir konuma gelmiştir.

Şekil 78- Ders Vekîli: Şeyhülislam nâmına ders okuturdu.
Şeyhülislâm: ulemâ sınıfının başı ve müftü.




Üç önemli görevleri vardır:

Tedris: Muallimden müderrise eğitim öğretime bakan görevliler.

Kazâ: Kadıların şerîata göre yargılama ve karar verme görevi.

İftâ: Müftü, kazasker ve şeyhülislâmın îfâ ettiği, herhangi bir şeyin şerîata uygunluğu konusunda fetvâ verme görevi.

(Ayrıca bkz. "ŞEYHÜLİSLÂM")

(Ayrıca bkz. "KAZASKER"

(Ayrıca bkz. "KADI")



Kur'an, hadis ve Arapça öğretimi ilk zamanlardan îtibâren câmilerde yapılmaktaydı. Kuruluşundan îtibâren câmilerde ders halkaları teşekkül etmeye başlamıştır. Bu mânâda câmilere ilk eğitim müesseseleri de denilebilir. Müslümanların fethettikleri yerlerde inşâ ettikleri câmiler gerek ibâdet merkezi gerekse eğitim kurumları olarak büyük hizmetlerde bulunmuşlardır. Zamanla fıkıh ve ilâhiyat alanlarındaki gelişmeler netîcesinde bu konularla ilgili dersler de câmilerde okutulmaya başlanmıştır. Bu ilgi dallarının hepsinin bir arada okutulduğu câmiler olduğu gibi birinin veya birkaçının bir arada okutulduğu câmiler de vardı. Câmilerde İslâmî ve lisânî bilimler dışında aklî bilimler de okutulurdu. Meselâ El-Ezher Câmii'nde tıp okutulduğundan bahsedilmektedir. Ancak felsefe câmilere girememiştir. Bununla berâber İspanya'da okutulduğu ve yakalananların şiddetle cezâlandırıldıkları bilinmektedir.

Şîî Mezhebi’ne mensup olanlar dârülilmleri kurarken, Sünnîler de medreseleri kurmuştur. Sünnîler, her dört Sünnî mezhebi için ayrı ayrı medreseler kurdukları gibi, bunlardan birkaçının bir arada olduğu medreseler de kurmuşlardır. İslam Eğitim târihinde ilk medresenin nerede, ne zaman ve hangi şartlarda ortaya çıktığına dâir kesin bir bilgi yoktur. Ancak medreselerin esas ortaya çıkış yerinin MS. IX. yüzyılın sonlarına doğru Horasan ve Türkistan bölgelerinin olduğu bilinmektedir. Bununla berâber şu ana kadar yapılan araştırmalar İslam dünyâsındaki medreselerin her İslam ülkesinde farklı zamanlarda ve farklı şartlar altında doğduklarını da ortaya koymuştur. Medreseler, Türklerin İslam kültürüne kazandırmış oldukları genel öğretim müesseseleridir. Fıkıh okutmak için kurulmuşlardır.

Şekil 79- Kazasker

Ortaçağ İslam dünyâsındaki medreselerde, eğitim iki kısma ayrılırdı. Birinci kısımda matematik, astronomi, geometri, fizik, tıp, dil bilgisi ve felsefe tahsil edilirken; ikincisinde usul, fıkıh, hadis, tefsir, kelam gibi dersler verilirdi. Medreselerdeki dersler konularına göre ihtisaslara ayrılırdı; dârülhadis, fıkıh, tıp gibi. Bu medreselerden mêzun olanlara, aldıkları eğitime göre meslek ruhsatı verilirdi. Hekimler ile cerrahların bu ruhsatı alabilmeleri için ayrı ayrı imtihanlardan geçmeleri gerekiyordu.

Osmanlı Devleti'nde ilmiyye sınıfı, bahsedilen farklı alanlarda bulunan görevlilerin hepsi, medresede eğitim görmektedir. Medreseler, ilmiyye sınıfını oluşturacak olan bireylere; hoca, yargı organı ve din görevlisi türünden görevler yüklenebilecek biçimde bir eğitim vermektedir. İlmiyye sınıfı, hiyerarşik bir teşkîlat olarak örgütlenmiştir. Dar anlamda ilmiyye teşkîlâtı; tarîk-i tedris ve tarîk-i kazâdan oluşturulmuş olup şeyhülislam bu teşkîlâtın en yüksek mevkiinde bulunmuştur.

Yargıçlık ve öğretim görevini örgütleyen ilmiyye teşkîlâtı, aynı zamanda pâdişah tarafından bahşedilen, ayrıcalık ve onur olarak da nitelenebilir. Ulemâ sınıfının özerkliği, ayrıcalığın sağlanmasıyla birlikte gelişmiştir. Bu sıkı hiyerarşi kurallara uygun atama ve terfî usûlünü sağlamış, dolayısıyla ulemâ atamalarında dış yetkililerin müdâhaleleri önlenmiştir. Ayrıca, kadılar mahkeme harçlarını, müderrisler ise vakıf ücretini alma hakkını kazanıyordu



Osmanlı Devleti'nin ilk dönemlerinde ve Osmanlı'dan önceki İslam devletlerinde şeyhülislam kavramı bir tâzim lafzı olarak kullanılmış ve resmî bir anlam ifâde etmemiştir. Şeyhülislamlık unvânı ilk olarak Fâtih Sultan Mehmet devrinde kullanılmış ve Fâtih Kânunnâmesi'nde "Şeyhülislam ulemânın reisidir" kuralı yer almıştır. Fâtih döneminden önce "başkent müftüsü" olarak bilinen kimseler fetvâ vermekle görevlendirildikleri halde, şeyhülislam olarak anılmamışlardır. Daha sonraları ise, şeyhülislamlık kurumu resmî bir boyut kazanmış ve şeyhülislam başkanlığında dinsel-yönetsel bir yapılanmaya gidilmiştir. Fâtih'ten önce ilmiyye teşkîlâtının en yüksek derecesi kazaskerlik olarak kabul edilmekteydi.




İslam târihinde medrese, orta ve yüksek seviyede eğitim ve öğretim veren müesseselerinin müşterek adıdır. Medrese, memleketin ihtiyaç duyduğu kültürü veren ve elemanları yetiştiren bir eğitim ve öğretim kuruluşudur.

Bir İslam eğitim kurumu olarak medreseler, esas îtibâriyle içerisinde öğrencilerin öğrenimlerinin yanı sıra yeme-içme ve barınma ihtiyaçlarının karşılandığı, vakıflar tarafından finanse edilen bir yatılı okul şeklinde organize edilmiştir.

Şekil 80- Çifte Minâreli Medrese, Erzurum

İslam ülkelerindeki ilmî hayâtın gelişmesinde XI. asrın müstesnâ bir yeri vardır. Zîrâ bu yılda, Selçuklu Vezîri Nizâmülmülk’ün inşâ ettirdiği medreseler manzûmesinin en önemlisi ve bu bakımdan belki de ilki, Bağdat’ta açıldı. Devlet tarafından maddî-mânevî yardım gören ve saray tarafından himâye edilen Nizâmiye Medreselerinin, gerek teşkîlat ve gerekse öğretim bakımından o çağın diğer eğitim kuruluşlarından çok üstün olduğu bir gerçektir. Nizâmiye Medreselerinin ders programında İslâmî ilimlerin yanı sıra diğer ilimlere de yer veriliyordu. Tıp, astronomi, matematik, felsefe ve târih gibi ilimler de burada tahsil ediliyordu. Bu asırdan îtibâren medreseler, halkın dînî ve kültürel anlayışı bakımından yetişmesinde faal bir rol oynamaya başladı. Osmanlı Devleti, târihte İslâmî esaslara göre yönetilen son İslam devletidir. Bu sebeple bütün sistem ve müesseselerde olduğu gibi eğitim ve öğretim sisteminde de İslâmî eğitim usullerinden ve önceki İslam devletlerinden âzamî ölçüde yararlanmıştır.

Fotoğraf 111- Bir Akkoyunlu eseri olan Kâsımiye Medresesi, Mardin

Osmanlılar, medreseyi Selçuklular ve Anadolu Beyliklerini örnek alarak kurdular. Bu, körü körüne bir taklit olmayıp bir sentez ve özümleme hâdisesidir. Bu bakımdan Osmanlı’daki gelişmeleri ana çerçevesi içinde tabiî bir olgunlaşma olarak değerlendirmek gerekir.

Osmanlı medreseleri, naklî ilimlerde Şam-Mısır; aklî ilimlerde Bağdat-Semerkand bölgelerinde yetişmiş ulemâdan istifâde etmiştir. Orhan Gâzî, 1331’de İznik’te Osmanlı’nın ilk medresesini inşâ ettiğinde Kayseri ve Kahire’de tahsil görmüş olan Dâvud-ı Kayserî’yi ilk müderris tâyin etmişti.

Osmanlı’nın eğitim ve öğretimindeki Anadolu dışına açık politikasını sonuna kadar devam ettirdiği bilinmektedir. Osmanlı medrese sistemi, ilk devirde Anadolu Selçuklu ve Anadolu Beylikleri medrese sisteminin devâmı olarak çıkmışsa da Yıldırım Bayezit devrinde bir düzenlemeye gidildiği, II. Murad devrinde Edirne’deki Halebiye Medresesi’ndeki Tetimme ve yine Edirne’de Dârülhadis Medresesi’nin açılmasıyla geliştiği ve nihâyet köklü teşkîlâtın Fâtih Sultan Mehmet devrinde ortaya çıktığı bilinmektedir. Fâtih Sultan Mehmet târihe Fâtih Kânunnâmeleri diye geçen kânunnâmesini hazırlattığı sırada Molla Hüsrev ve Ali Kuşçu’nun içinde bulunduğu bir maârif komisyonuna “Kânun-i Talebe-i Ulûm”u hazırlatmış, böylece Osmanlı medreseleri sistemi hazırlanmıştı. Bu komisyonun çalışması netîcesine göre Fâtih devrinde Osmanlı medreseleri bir sistem üzerine oturmuştur. Medreseler, Fâtih Sultan Mehmet’in kendi adıyla kurmuş olduğu medreselerden sonra, devlet düzeni içerisinde resmî bir kuruluş olmuştur. Sahn medreselerinin kurulmasıyla medreseler yirmili, otuzlu, kırklı, ellili ve altmışlı olarak kısımlara ayrılmıştır. Bu yapılanma, Osmanlı medreselerindeki ilk büyük gelişmedir.

İkinci büyük gelişme, Kânûnî Sultan Süleyman devrinde meydana gelmiştir. Kânûnî devri her sahada olduğu gibi medrese teşkîlâtında da zirveyi ifâde eder. Kânûnî Sultan Süleyman, Süleymaniye külliyesini inşâ ettikten sonra burada têsis ettiği medreselerle Fâtih Sultan Mehmet’in kurduğu Sahn-ı Seman Medreselerinin üstünde medreseler kurmayı planlarken, diğer taraftan da Osmanlı medreselerinin pâyelerini yeni bir sisteme göre tekrar tanzim etmiştir.

Osmanlılar, medrese eğitimini vakıflar sâyesinde devam ettirme yoluna başvurdular. Fâtih Sultan Mehmet’in, İstanbul’u fetheder etmez Sahn-ı Seman Medreselerini têsis ettirmesi ve bunlar için geniş vakıflarda bulunmasından sonra devlet merkezi olduğu gibi ilim merkezi hâline de gelen İstanbul’da, pâdişahlar başta olmak üzere sultanlar, vezirler, ilim adamları ve bâzı saray mensupları tarafından pek çok medrese inşâ olundu. Yalnız Mîmar Sinan’ın başmîmarlığı sırasında İstanbul’da yapılan medreselerin sayısı, 6 tânesi Süleymaniye Medreseleri olmak üzere, 55’i bulmaktadır. XVII. asrın son çeyreği başında İstanbul’daki medrese sayısının 126’ya ulaştığı görülmektedir.

Osmanlılar, medrese eğitimine, dolayısıyla ilme ve bu sahanın adamlarına büyük ölçüde değer vermişler; tahsil ve eğitim konusunda karşılaşabilecekleri sıkıntıları, zamânının imkânları nispetinde ortadan kaldırmaya çalışmışlarıdır. Bu devlette ilmiyye sınıfı mensuplarına büyük bir îtibar gösterildiği için İran, Turan, Horasan, Dağıstan, Hindistan, Buhara, Halep, Şam, Mısır ve Karaman’dan birçok âlim İstanbul’a akın etmişti.

XV-XVI. asırda en yüksek seviyelerini yaşayan Osmanlı medreselerinin XVII. asırdan îtibâren gerilemeye başladığı bir gerçektir. Gerçi XVIII. asırda Süleymaniye medreselerine Musıle-i Süleymaniye’den sonra Havâmis-i Süleymaniye adıyla yeni bir medrese, câmilerde tedrîsâtı sürdüren dersiyeler ilâve edilmişse de medreselerin kalitelerinin düşmesi önlenememiştir.

Kâtip Çelebi’nin de dediği gibi Fâtih Sultan Mehmet, Sahn-ı Seman Medreselerini inşâ ettirdikten sonra Seyyid Şerif Cürcanî’nin eseri olan Hâşiye-i Tecrid ve Kadı Burhâneddîn İcî’nin “Mevâkıf”’ının şerhi olan “Şerh-i Mevâkıf”’ın okunmasını arzu etmiş ve vakfiyesinde “Kânun üzere şugl oluna” diye bildirmişse de XVII. yüzyılda, “bu dersler felsefîyattır” denilerek programdan çıkarılmıştı.

Osmanlı eğitim ve öğretim sistemindeki bozulma XVII. asrın sonlarında kendisini göstermişti. Târihçi Hasan Kâfî-i Akhisarî bu bozulmanın târihini 1572/1573 olarak verirken, Koçi Bey de 1591/1592 târihinden beri “her tarik muhtel oldu” demektedir. Gelibolulu Ali ise bozulmanın Kânûnî Sultan Süleyman devrinde başladığını söylemektedir. Sistemin bozulma sebeplerini de Gelibolulu Ali şöyle sıralamaktadır:

• Mevâlîzâdelerin zuhûru
• İlim saliklerinin ağa ve paşalara intisapları
• Müderris ve kadıların cehâleti
• Cehâletle fazlın birbirinden fark olunmaması

Bozulma şu şekillerde olmuştur:
  • Öğretim ve yöntem alanında bozulma: Aklî ve müspet ilimler programlardan çıkarılmış, yalnızca dînî, hukûkî bilimler öğretilmiştir.
  • Müderrisliğe atanma yönteminin bozulması: Önceleri medrese mêzunları, az sayıdaki müderrislik kadrolarına atanabilmek için mülâzemet usûlüne göre bir bekleme döneminden geçerlerdi. Bu bir çeşit staj dönemi idi. Zamanla bu yol kötüye kullanıldığı gibi, müderris olmak için medreseyi bitirme şartı da aranmadı.
  • Disiplinin bozulması: XVI. yüzyılın ortalarından îtibâren medrese öğrencilerinin disiplini bozulmaya başladı ve bozulma kısa sürede taşrada suhte ayaklanmaları denen büyük boyutlara ulaştı.
Sistemdeki bu bozulma uygulamada da kendini göstermiştir. III. Murat devrinde 1575’te İstanbul’da Tophâne üstündeki tepede İstanbul’un ilk rasathânesi kurulmuş iken yine aynı pâdişah devrinde Kadızâde Ahmed Şemseddîn Efendi’nin, pâdişâhı gökleri rasat etmenin uğursuzluk getirdiği ve nerede bu işe teşebbüs edilmişse devletin perîşan olduğu konusunda iknâ etmesi üzerine 1580’de rasathâne yıktırılmıştı.

Sistemdeki bozulmanın ıslâhı yolunda da birçok tedbirlere başvurulmuştur. Bu konuda birçok kânunnâmeler çıkarılmış ve birçok hatt-ı hümâyunlar çıkarılmıştır. III. Ahmet devrinde (1703-1730) bu hususta bâzı emirler verilmiş, Saçaklızâde “Tertîbu’l-Ulum” adlı eserinde medreseyi tenkit etmiş; Sultan I. Mahmut (1730-1750) ilmiyyenin ıslâhı için Şeyhülislam Murtaza Efendi’ye bir hatt-ı hümâyun göndermiş; Sultan III. Selim (1780-1807) imtihansız rüûs verilmemesini emretmiş ve devrinde Şeyhülislam Hâmidîzâde Mustafa Efendi ve Şeyhülislam Dürrizâde Mehmed Ârif Efendi ilmiyyeyi ıslah teşebbüslerinde bulunmuşlardır. Sultan II. Mahmut devrinde de Şeyhülislam Mehmed Zeynelabidin Efendi ilmiyyenin ıslâhına çalışmışsa da muvaffak olamamıştır. Nihâyet talebeleriyle yeniçeriler arasındaki hâdiseler sebebiyle Keçecizâde Molla tarafından hazırlanan ıslahat lâyihasında kadı ve nâiplerle ilgili iki cezâ kânûnu kabul edilmişti. Medreselerin ıslâhının mümkün olamaması sebebiyle de Pâdişah, Avrupa usûlü bir eğitim sisteminin kurulmasına teşebbüs etti ve bir fermanla ilköğretiminin mecbûrî ve parasız olacağını îlan etti.

Bütün teşebbüslere rağmen Tanzîmât’ın îlânına kadar medreselerde ıslahat yapılamamıştır. Nitekim 3 Kasım 1839 târihli Gülhâne Hatt-ı Hümâyunu’nda medreseler ve mekteplerden bahis yoktur.

Medreselerde daha sonra yapılan asıl ıslahat, Pâdişah Sultan Mehmet Reşat (1909-1918) devrinde, Şeyhülislam Ürgüplü Mustafa Hayrî Efendi’nin şeyhülislamlığı sırasında ve dört sene süren çalışmalar sonunda yapıldı. Bu sırada medreselerde yeni bir sistemin tatbîkine geçildi. Bu sistemle ilgili lâyiha, Ekim 1914 târihli Cerîde-i İlmiyye, nüsha-ı fevkalâdede yayınlandı. “Islâh-ı Medâris Nizamnâmesi’nin Esbâb-ı Mûcibe Lâyihası” adı ile İstanbul’daki bütün medreseler tek isim altında toplanacaklardır. Bütün İstanbul medreselerindeki talebeler aynı usul ve kâideler içinde yetiştirileceklerdir. Bunun têmini için de bütün medreselerin tek bir isim altında toplanması kararlaştırılmıştır. İslam hilâfetinin merkezinde bulunmasından dolayı da bunlara “Dârü’l-Hilâfeti’l-‘Aliyye Medresesi” adı verilmiştir.

Dârü’l-halîfe medreselerinde dînî ilimler yanında müspet ilimlerin de tedris edilmesi, 1923 senesinde İsmâil Hakkı Baltacıoğlu’nun “Bugünkü medrese kimyâyı câmilerde mihrâba kadar sokmuştur” sözlerine göre modern bir eğitim müessesesi hâline gelmişti. Yeni bir sistem ve asrın îcaplarına göre kurulan bu medreseler, akademik bir hüviyet kazanmışlardı. Ama bunda da başarılı olunamadı.

Türkiye Büyük Millet Meclisi hükûmeti tarafından çıkarılan bir nizamnâme ile Anadolu’nun pek çok yerinde imam ve hatip ihtiyâcını karşılamak için açılan medreselerin sayısı 465, talebesi de 16.000 civârında idi.

Cumhuriyetin îlânından dört ay sonra 3 Mart 1924 târihinde Şer’iyye ve Evkaf Vekâleti’nin lâğvı üzerine aynı târihte çıkan Tevhîd-i Tedrîsat Kânûnu ile bütün medreseler Maârif Vekâleti’ne devredilmişti. O zamâna kadar bu medreselerde eğitimine devam eden öğrenciler Dârülfünun bünyesinde açılan İlâhiyat Fakültesi’ne naklolunmuştur.

Osmanlı Devleti’nde kuruluşundan beri îtinâ ile üzerinde durulan eğitim sistemi, daha sonraları değişik sebeplerden dolayı gereği gibi uygulanamamış ve hattâ eski kânunlar bile tatbik edilemez olmuştu. Bilhassa Fâtih ve Kânûnî devirlerindeki medreselerin, devirlerine göre bir irfan yuvası olmaları artık mazide kalmıştı. Ne talebe ne de hoca kadrosunda yeni metotların tatbîki düşünülmemişti. Bu yüzden bozulmaya yüz tutan medreselerin ıslâhı için çalışmalar yapılmıştı. Bunun için de değişik isimlerle değişik târihlerde çeşitli okullar açıldı.


Kuruluş Gâyelerine Göre Medreseler

Diğer İslam ülkelerindeki medreselerde olduğu gibi, Osmanlı medreselerinde de gâye ve hizmet bakımından birbirinden farklı şekilde eğitime devam edildiği görülür. İster klasik dönemde olsun, ister Tanzîmat’tan sonraki yeni dönemde olsun Osmanlı medreseleri, umûmî medreseler ve ihtisas medreseleri olarak iki ana gruba ayrılabilir.


Umûmî Medreseler

Bu medreseler, İslâmî ilimlerle İslam dünyâsına dışarıdan giren ilimlerin muayyen nispetlerde okutulduğu medreselerdir. Müspet ilimler 16. yüzyılın ortalarına kadar zaman zaman bâzı medreselerde okutulduğu görülür. Ancak bu ilimler daha ziyâde bireysel olarak ilgi çekmiştir. Ondan sonra kaldırılmıştır. Umûmî olarak kadı, müderris ve müftü yetiştirmek maksadıyla kurulmuşlardır. Osmanlı dönemindeki bu medreseler de müderrislerin aldıkları yevmiye miktarlarına göre incelenebilir.


Yirmili Medreseler (Hâşiye-i Tecrid)
Bu medreseler, Seyyid Şerif Cürcânî’nin “Hâşiye-i Tecrid” adlı eserinin adını taşımaktadır. Anlaşılan bu eser bu medresede okutulan en önemli kitaptır. Tahsil müddeti iki yıldır.

Bu medresede “Hâşiye-i Tecrid”’den başka fıkıhtan yine Seyyid Şerîf’in fıkha âit “Şerh-i Ferâiz”’i ve Sâdeddîn Taftazanî’nin belâgate dâir “Mutavvel”’i okutulmaktaydı. Diğer taraftan bu medresede okutulan kitapları anlayabilmek için de sarftan “Emsile”, “Binâ”, “Maksut”, “İzzi”, “Merah”; nahvden “Avâmil”, “İzhar”, “Kâfiye” gibi eserleri, “Şerh-i İsagoci” gibi Arapça, “Tevali” gibi fıkıh usûlüne dâir eserlerin de okunmuş olması gerekir.


Otuzlu Medreseler (Miftah)
Müderrisine günlük 30 veya 35 Akçe verilen medreselerdir. Tahsil müddeti önceleri iki seneyken sonradan daha aza düşürülmüştür. Bu medreselerde belâgatten Sâdeddîn Taftazanî’nin belâgate dâir eseri olan “Şerh-i Miftah”’ın adını taşımaktadır. Bu medreselerde “Şerh-i Miftah”’tan başka fıkıhtan “Tenkih” ve “Tavzih”, kelamdan “Hâşiye-i Tecrid”’in devâmı ve hadisten “Mesâbih” okutuluyordu. Ancak Hâşiye-i Tecrid Medreselerinde olduğu gibi bu medresede de başka eserlerin okutulmuş olması gerekir. Kâtip Çelebi, Fâtih Sultan Mehmed’in otuzlu medreselerde “Miftah-ı Maânî” ve “Sadru’ş-Şeria”’nın okutulmasını tâyin buyurduğunu söyler.


Kırklı Medreseler
Müderrisine günlük 40 Akçe verildiği için kırklı medrese diye anılan bu medreselerde belâgatten “Miftahu’l-Ulum”, usûl-i fıkıhtan “Tavzih”, fıkıhtan Radıyyuddin Hasan Saganî’nin “Meşâriku Envâri’n-Nebeviyye”’si, Sadru’ş-Şaria Ubeydullah b. İshakî’nin “Meşârık”’ı ve hadisten de Begavî’nin “Mesâbih”’i okutuluyordu. Kâtip Çelebi, Fâtih Sultan Mehmet’in kırklı medreselerde “Şerh-i Mevâkıf” ve “Şerh-i Mekasıd” okutulmasının emir buyurduğunu söyler. Gelibolulu Mustafa Ali ise kırklı ve hâriç ellili medreselerin aşağı derslerinde maânîden “Şerh-i Mevâkıf” ve yüksek derecesinde fıkıhtan “Hidaye” okutulduğunu kaydederek, derse “Mesâbih”, “Meşârik”, Buhârî veya Müslim’den bir hadis îzâhıyla başlandığını yazar. Bu medreselerin tahsil müddeti iki-üç yıl arasında değişirdi.


Ellili Medreseler
Müderrislerine günlük 50 Akçe verilir. Bu medreseler hâriç ve dâhil olmak üzere ikiye ayrılırlar.

Hâriç Ellili’de okutulan dersler:
- Fıkıh: “Hidaye”,
- Kelam: “Şerh-i Mevâkıf”,
- Hadis: “Mesâbih”.

Dâhil Ellili’de okutulan dersler:
- Fıkıh: “Hidaye”,
- Usûl-i fıkıh: “Telvih”,
- Hadis: “Buhârî”,
- Tefsir: “Keşşaf” ve “Beyzâvî”.

Dâhil medreseleri içinde en önemlisi Fâtih Sultan Mehmet’in yaptırmış olduğu Sekiz Tetimme Medreseleri idi. Bu dâhil medreselerinin yolu sahn müderrisliği olduğu için bu dâhil medreselerine “Mûsıla-i Sahn” da denilirdi. Dâhil elli medreseleri şehzâdelerin, şehzâde vâlideleriyle pâdişah kızlarının veya pâdişahların yaptırmış olduğu medreselerdi. Bu medreselerin tahsil müddeti önceleri bir seneyken sonra altı aya indirildi.


Sahn-ı Seman Medreseleri
Bu medreseler, Fâtih Sultan Mehmet’in İstanbul’daki külliyesi civârında kurulan ve Sahn-ı Seman ya da “Semâniye” olarak bilinen sekiz yüksek dereceli medrese ile bu medreselere öğrenci yetiştiren ve hazırlık sınıfları mesâbesindeki Tetimme veya Mûsıla-i Sahn Medreseleridir. Sahn Medreseleri öğrencilerine “dânişmend” denirdi. Sekiz Tetimme talebelerine de “suhte” denirdi. Sekiz Tetimme Sahn’a dânişmend yetiştirmek için açılmıştır. Önceleri tahsil müddeti bir seneyken sonradan altı aya indirilmiştir. Câminin Haliç ve Marmara taraflarında dörder medreseden meydana gelen Semâniye Medreseleri, Kânûnî Sultan Süleyman’ın Süleymaniye Medreseleri kuruluncaya kadar en yüksek pâyeli medreseler olarak devam etmişlerdir.

Fâtih Sultan Mehmed, Vakfiyesinde bu medrese müderrislerine günlük 50 Akçe tâyin etmişse de bâzı müderrislerin bu medreselerde kalarak terakkî ettikleri yâni başka medreselere gitmeden günlüklerinin burada yükseltildiği ve böylece günlük 60, 70, 80, 90 Akçeye kadar yükseldikleri, kadılık, kazaskerlik gibi ilmiyyenin diğer tariklerinde bulunduktan sonra buraya gelenlerin günlüklerinin belirlenmiş olsun veya olmasın geldikleri noktadan devam ettikleri görülmektedir.

Okunan dersler:
- Fıkıh: “Hidâye”,
- Usûl-i fıkıh: “Telvih” ve “Şerh-i Adud”,
- Hadis: “Buhârî”,
- Tefsir: “Keşşaf” ve “Beyzâvî”.


Ancak diğer medreselerde olduğu gibi Sahn-ı Seman Medreselerinde astronomi, matematik ve tıp gibi ilimler okutulmuş olmalıdır. Sahn-ı Seman içinde bir de dârüşşifânın varlığı göz önünde bulundurulduğunda bu gibi derslerin okunmuş olmasına mutlak nazarıyla bakılabilir.


Altmışlı Medreseler
Müderrisine günlük 60 Akçe verilen medreselerdir. Fâtih Sultan Mehmed devrinde sâdece Ayasofya Medresesi müderrislerine 60 ve daha yukarı Akçe (Ali Kuşçu’ya 200 Akçe) verilirken, II. Bayezit Molla Lütfi’yi Bursa’daki Muradiye Medresesi’ne günlük 60 Akçe ile tâyin etmişti. Bu medreselerin tahsil müddeti bir senedir.

Okunan dersler:
- Fıkıh: Hidaye ve Şerh-i Ferâiz
- Usûl-i fıkıh: Telvih
- Kelam: Şerh-i Mevâkıf
- Hadis: Buhârî,
- Tefsir: Keşşaf



İhtisas Medreseleri

Bu medreseler, doğrudan doğruya ayrıca ihtisâsı gerektiren din ilimlerinden birini hedef alan ve o ilmin tahsîline mahsus metotla öğretim faaliyetinde bulunan medreselerdir. Bunları şu şekilde inceleyebiliriz.


Dârülkurrâlar
Kur’an-ı Kerîm’in doğru okunuşu ile Hz. Peygamber’e dayanan okuyuş rivâyetlerini öğretmek üzere açılan dârülkurrâlar, Hz. Peygamber devrinden beri değişik adlarla gelen İslâm’ın ilk eğitim ve öğretim müesseselerindendir. Umûmiyetle câmi hizmetlileri bu müesseselerden yetişirlerdi. Sıbyan mektebini bitiren bir kimse işe en alt seviyedeki dârülkurrâdan başlardı. Burada hıfzını tamamladıktan sonra yüksek seviyedeki bir dârülkurrâya devam ederdi. Bu müesseseler, tedris edilen derslerle ilgisi bakımından daha ziyâde câmiler içinde veya çevresinde têsis edilmişlerdi.

Bu müessesenin başında bulunana “şeyhülkurrâ” denirdi. Bunlar, devrin en iyi Kur’an okuyanları idi. dârülkurrâların programı ve hocalarında aranan şartlar vakfiyelerde gösterilirdi.

Osmanlı’da açılan ilk dârülkurrâ, Yıldırım Bayezit’in Bursa Ulu Câmii yanındadır. Bundan sonra da dârülkurrâlar her selâtin ve vüzerâ câmisinde olacak kadar çoğalmıştır. Osmanlı dârülkurrâlarında Şemseddîn Muhammed b. Muhammed Cezerî’nin el-Cezerî diye şöhret bulan ve mahrec-i hurûfa âit olan eseri, İlm-i kıraatte Ebu Muhammed Şatıbî’nin “Şâtıbîye” diye şöhret bulan “Kasîde-i Lamiye”’si ve yine Cezerî’nin “Fethü’l-Vâhid” adlı eserleri okutulmaktaydı.


Dârülhadisler
Hz. Muhammed’in hadîs-i şerifleriyle ilgili ilimleri öğretmek maksadıyla açılmış medreselerdir. Osmanlıda ilk dârülhadis I. Murat zamânında Çandarlı Hayreddîn Paşa tarafından İznik’te inşâ ettirilmiştir. Bundan sonra çok yayılan ve hattâ Evliyâ Çelebi’nin tâbiriyle her selâtin ve vüzerâ câmisinde açılan dârülhadisler, Süleymaniye Dârülhadîsi ile medreseler arasında en seçkin yeri kazanmışlardır. Osmanlı dârülhadislerinde “Sahih-i Buhârî”, “Sahih-i Müslim” ve “Meşârik” gibi eserler ve şerhleri okutuluyordu. Bu medreselerde ders okutan müderrislere “muhaddis” denirdi. Buralarda müderris olabilmek için hadis ilminde ehliyet ve liyâkat sâhibi olmak gerekirdi. Bu yüzden dârülhadisler umûmiyetle umûmî medreselerden yüksek telâkki edilmişlerse de Osmanlılarda dârülhadislerin de medrese sistemi içinde umûmî medreseler gibi çeşitli seviye ve dereceleri bulunmaktadır. Buralara öğrenci olarak girebilmek için umûmî eğitim veren medreseleri geçmek gerekirdi.

Dârülhadisler ilk defâ Selçuklu Atabeyi Nûreddîn tarafından Şam’da açıldı. Böylelikle hadis öğrenimi câmilerden medreselere geçmeye başladı. Sonradan dârülhadis medreselerinde Kuran-ı Kerîm’e âit ilimler de okutulmaya başlandığından, bu medreselere “Dârü’l-Kur’an ve’l-Hadis” ismi verildi.

Anadolu’da ilk dârülhadis, İlhanlı Vezîri Şemseddîn Cüveynî’nin Sivas’ta kurduğu medresedir. Osmanlı Devleti’nde ilk dârülhadis Bursa’da, ikincisi ise 1447’de Sultan II. Murat tarafından Edirne Üç Şerefeli Câmi Külliyesi içinde öğretime açılmıştır. İstanbul’da ilk dârülhadis, Süleymaniye Câmii Külliyesi dâhilinde faaliyete başladı. Daha sonra gittikçe fazlalaşan dârülhadislerin sayısı XVII. asırda 135’e kadar çıkmıştır.

Diğer medreselere göre daha yüksek seviyeli, dârülhadislerin müderrisleri de rütbe olarak daha yüksekti. Meselâ, dârülhadis müderrislerinin yüz Akçe yevmiyeli oldukları devirde diğer müderrisler altmış Akçe yevmiye alırlardı. “Kibar-ı müderrisin” olarak isimlendirilen bu müderrisler, merâsimlerde diğerlerine başkanlık ederlerdi.


Dârüşşifâlar
Tıp ilimlerinin ve uygulamasının berâberce öğretildiği medreselerdir. Anadolu Selçukluları dârüşşifâları örnek alınarak têsis edilmiştir. Osmanlılardan önce bu müesseseler “dârüttıb”, “dârüşşifâ”, “dârüssıhhâ”, “dârülmerzâ”, “dârülatiyye”, “mâristan”, “bimaristan” gibi isimlerle anılmaktaydı. Osmanlılarda dârüşşifâ adıyla anılan bu müessese, Süleymaniye külliyesinin kurulmasından sonra “Tıb Medresesi” adını almıştır. Bu medreselerden dâhiliye, göz, diş doktorlarıyla eczacılar yetişirdi. Osmanlılarda ilk dârüşşifâ Yıldırım Bayezit tarafından 12 Mayıs 1400’de Bursa’da kurulmuştur. Bundan sonra sıra ile Fâtih Sultan Mehmet’in İstanbul Dârüşşifâsı, II. Bayezit’in Edirne Dârüşşifâsı, Kânûnî Sultan Süleyman’ın İstanbul’daki Süleymaniye Tıp Medresesi, yine İstanbul’da hanımı Haseki Hürrem Sultan adına yaptırdığı Haseki Dârüşşifâsı ve Manisa’da annesi Hafsa Sultan adına yaptırdığı Vâlide Sultan Dârüşşifâsı ve III. Murat’ın annesi Nurbânû Sultan’ın Atîk Vâlide Dârüşşifâsı Osmanlı dârüşşifâlarını teşkil etmektedirler. IV. Murat devrinde ise İstanbul’da 9 adet dârüşşifâ bulunmaktaydı. İçlerinden en önemlisi İstanbul’da kurulan ve müstakil olup, tıp târihinde önemli bir merhale kabul edilen Süleymaniye tıp medresesidir. Yine buradaki dârüttıblarla tıp eğitimi ilk kez bağımsız ve yüksek düzeyde bir medreseye kavuştu. Burada sekiz dânişmend öğrenci olarak okuyordu.

Anadolu Selçukluları döneminde tıbbın teorik ve pratik eğitimi hastaya hizmet paralelinde yapılmıştır. Osmanlı dönemi dârüşşifâlarında da bu gelenek aynen sürmüş, bu hizmet ve anlayış daha da geliştirilmiştir.

Dârüşşifâ planlamasında medrese plan şeması çeşitli şekillerde yorumlanarak, yüzey isteyen sağlık hizmetlerine elverişli yapılar oluşturulurken, bu yapılar bünyesinde hizmet fonksiyonunun aksatılmadan daha mükemmel olarak sürdürüleceği merkezî plan şeması da bu dönem dârüşşifâ planlamasında doğmuş ve geliştirilmiştir.

Osmanlı dârüşşifâlarında daha önce İslam dünyâsında bilinen tıp kitapları ile Osmanlı tabiplerinden İshak b. Murad’ın Edviye-i Müfrede’si, Ahmed Daî’nin Kitab-ı Tıbb’ı, Ahmedi’nin Müntehebât-ı Şifâ’sı, Sinoplu Mümin b. Mukbil’in Kitab-ı Tıbb’ı Dâvud-i Antakî’nin Tezkîre-i Antakî’si ve Emir Çelebi’nin Enmuzecu’t-Tıbb’ı okutulmuştur.


Hey’et Medreseleri (Rasathâneler)
Selçuklulardan kalan bu medreselerde alanın otoriteleri konumundaki Çağminî, Şirâzî, Batlamyus, Uluğ Bey, Şemseddîn Semerkandî, Osmanlı ulemâsından Ali Kuşçu, Kadızâde-i Rûmî ve Mîrîm Çelebi tarafından kaleme alınmış astronomi kitapları etrâfında bir tedris pratiği gerçekleştirilmiştir.


Dârülmesnevîler
Mesnevi, Mevlânâ Celâleddîn Rûmî’nin (1207-1273) altı ciltlik eseridir. Kültürümüzde geniş têsirleri olan Mesnevi’nin halk tarafından daha iyi anlaşılabilmesi için, Muharrem 1884’te İstanbul’un Fâtih semtindeki Murad Molla Dergâhı, dârülmesnevî hâline getirilerek bir yaygın eğitim ve öğretim müessesesi ortaya çıkmıştır.

Mevlânâ Celâleddîn “Mesnevî”’si Mevlevîhânelerde okutuluyordu. Ancak bu eserin, medreselerin îtibar etmedikleri Farsça ile yazılmış olduğu halde dârülmesnevîler açılarak ayrıca okutulup öğretilmiştir. Bunun nedeni Mevlânâ’ya ve onun tasavvuf görüşlerine duyulan sevgidir.

Bu medreselerin yanı sıra son ıslahatla Osmanlı medrese sistemi içine klasik dönemde bulunmayan şu ihtisas medreseleri girmiştir:


Medresetü’l-Kudat
Bu medrese, ilk defâ 1854’te yeniden düzenlenen adâlet sisteminde şer’î mahkemelere bakacak kadıların yetiştirilmesi için Şeyhülislam Meşreb Efendi Hafidi Mehmet Efendi zamânında açılmıştır. İlk açıldığında Muallimhâne-i Nuvvâb adını taşıyan medrese 1884’ten sonra Mekteb-i Nuvvâb, 1910’da ise Mekteb-i Kudat adıyla anılmıştır. İki yıl tahsil müddeti olan medrese ilk mêzununu 1856 târihinde vermiştir.

Medresenin binâsı İstanbul Üniversitesi Kütüphânesi’nin bulunduğu eski binâdır.

Medresetü’l-Kudât’ın programı şöyledir:

1908’den önce:
- Fıkıh
- Mecelle
- Ferâiz
- Nestalik

1908’den sonra:
- Dürer
- Mecelle
- Ferâiz (mîras)
- Tatbîkât-ı Şer’iyye
- Sakk-ı Şer’î
- Defter-i Kassam (mîras)
- Ahkâm ve Nizamât-ı Evkaf
- Arâzi Kânûnu
- Ticâret-i Bahriye Kânûnu
- İcrâ Kânûnu
- Cezâ Kânûnu
- Usûl-i Muhâkeme-i Hukûkiyye
- Tatbîkât-ı Hukûkiyye ve Cezâiye ve Ticâriyye
- Tanzim-i Îlâmât-ı Hukûkiyye
- Usûl-i Muhâkemât-ı Cezâiye ve Sulh
- Tanzim-i Îlâmât-ı Cezâiye
- Medhal-i İlm-i Hukuk
- Hukûk-u Düvel
- Hukûk-u İdâre
- İktisat
- Kitâbet-i Resmiye
- Hüsn-i Hatt-ı Tâlik


Medresetü’l-Vâizin
Bu medrese 6 Şubat 1912 târihli bir nizamnâmeye göre “Kur’an-ı Kerîm’in ahkâmı ve Resûlullah’ın Sünnet-i Seniyyesi çerçevesinde İslam medeniyetini ve İslâm’ın fazîletini bütün insanlara öğretmek için” açılmıştır. Osmanlı’da vaaz ve vâizlik için tahsis edilmiş husûsî meslek okulları yoktu. Yenileme yapılırken bu da düşünüldü.

Bu medreseye girebilmek için 20 ila 30 yaş arasında olmak, sâbıkasız olmak, sağlıklı olmak (organ eksikliği veya kekemeliği olmamak), kabul için giriş imtihânını başarıyla vermek, mêzuniyetten sonra mecbûrî hizmetli olarak çalışmayı kabul etmek gibi şartlar konulmuştur. Üç sınıftan meydana gelen medresenin programı şöyledir:

I. Sınıf:
- Hadis
- Kelam
- Fıkıh
- Siyer-i Nebî ve Târih-i İslâm
- Hitâbet ve Mev’ize
- Edebiyât-ı Osmaniye
- Edebiyât-ı Fârisiyye
- Edebiyât-ı Arabiyye
- Târih-i Umûmî
- Târih-i Osmânî ve İslâmî
- Coğrafya-yı Umûmî
- Hesap
- Hendese
- Terbiye-i Bedeniye

II. Sınıf:
- Tefsir
- Hadis
- Kelam
- Fıkıh
- Usûl-i Fıkıh
- Hitâbet ve Mevize
- Edebiyât-ı Arabiyye
- Edebiyât-ı Fârisiyye
- Edebiyât-ı Osmâniye
- Târih-i Umûmî
- Târih-i Osmaniye
- Siyer-i Nebî ve Târih-i İslâm
- Cebir
- Hikmet-i Tabiiye
- Mâlûmât-ı Hukûkiyye
- Terbiye-i Bedeniye

III. Sınıf:
- Tefsir
- Hadis
- Kelam
- Fıkıh
- Usûl-i Fıkıh
- Hitâbet ve Mevize
- Edebiyât-ı Arabiyye
- Edebiyât-ı Fârisiyye
- Edebiyât-ı Osmaniyye
- Târih-i Edyân (Dinler Târihi)
- Hey’et (Astronomi)
- Hıfz-ı Sıhha
- Kimyâ
- Hikmet-i Tabiiye
- Terbiye-i Bedeniye

Medresetû’l- Eimme ve’l-Hutebâ
İmam ve Hatip yetiştirmek maksadıyla 1913’te açılmış bir medresedir. İki bölümden oluşan medresenin programı şöyledir:

İmam ve Hatiplik Bölümü 
- Kur’an-ı Kerîm Nazariyâtı
- Kur’an-ı Kerîm Tatbîkâtı
- Mâlûmât-ı Kânûniyye
- İlm-i Kelam
- Ahkâm-ı Nikâh ve Talak
- Hitâbet-i Arabiyye Nazariyâtı
- Hitâbet-Arabiyye Tatbîkâtı
- Türkçe
- Hitâbet
- Ahkâm-ı İbâdet

Ezan ve İlâhî Bölümü 
- Kur’an-ı Kerîm Nazariyâtı
- Kur’an-ı Kerîm Tatbîkâtı
- Ezan ve İlâhî Nazariyâtı
- Ezan ve İlâhî Tatbîkâtı

Medresetü’l-İrşad
Medresetü’l-Vâizin ile Medresetü’l-Eimme ve’l-Hutebâ’nın birleştirilmesiyle meydana gelmiş bir medresedir. Medrese, vâizlik ve imam-hatiplik bölümleri olmak üzere iki bölümden oluşmaktaydı. Vâizlik bölümü 3, diğer bölüm 2 yıldır.

Vâizlik Bölümü
- Tefsir
- Hadis
- Kelam
- Fıkıh
- Usûl-i Fıkıh
- Ferâiz
- Ahkâm-ı Evkaf
- Mezâhib-i İslâmiyye ve Turuk-i Âliye
- Edyan
- İlm-i Ahlak
- Siyer-i Nebî ve Târih-i İslâm
- Edebiyât-ı Türkiyye ve İnşâ
- Edebiyât-ı Fârisiyye
- Târih-i Felsefe
- İlm-i İctimâ
- Hıfz-ı Sıhha
- Hitâbet ve Mev’ize

İmamlar ve Hatipler Bölümü
- Tertil-i Kur’an-ı Kerîm
- Fıkıh
- Tevhid
- Hadis
- Bâzı Suver-i Şerîfe Tefsîri
- Hitâbet
- Mâlûmât-ı Kânûniye
- Usûl-i İnşâ
- Mûsıkî

Medresetü’l-Mütehassısin
1908’deki medrese ıslahâtında bir de “Medresetü’l-Mütehassısin” adıyla yeni bir medrese kurulmasına lüzum görülmüştü. Nihâyet 1917 yılına gelindiğinde üç bölümü ihtivâ eden Medresetü’l-Mütehassısin kurulmuştu.

Tefsir ve Hadis Bölümü
- İlm-i Nasih ve Mensûh
- İlm-i Esbâbı’t-Tenzil
- İlm-i Usûl-i Tefsir
- Tefsir
- Tabakat-ı Kurrâ ve Müfessirin
- Nakdi’r-rical
- Hadis
- Mevzuat

Fıkıh ve Usûl-i Fıkıh Bölümü
- Usûl-i Fıkıh
- Fıkh-ı Hanefî
- Fıkh-ı Şâfiî
- Fıkh-ı Mâlikî
- Fıkh-ı Hanbelî
- Hilaf ve Cedel
- Târih-i Fıkıh
- Mukâyeseli Ahkâm

Kelam, Tasavvuf ve Felsefe Bölümü
- İlm-i Kelam,
- İlm-i Tasavvuf,
- İlm-i Nefs,
- Mantık ve Felsefe,
- Hikmet-i İslâm,
- Felsefe-i İslâmiyye Târihi,
- Felsefe-i Umûmiye Târihi,
- Târih-i Edyan ve Mezâhib (mukâyeseli),
- İlm-i İctimâ

Medresetü’l-Hattatin
Hat sanatını öğretmek üzere 1915’te açılmış bir medresedir. Reisü’l-Hattatin Hacı Kâmil Efendi’nin önderliğinde açılan bu medresede tedrîsat seneye ve devreye tâbi tutulduğu gibi talebeler için de yaş kaydı aranmamıştır.

1917’de lağvedilen bu medrese 1927’de Hattat Mektebi adıyla tekrar açılmış, 1929’da tekrar lağvedilmiş ve 4 ay sonra Şark Tezyîni Sanatlar Mektebi adı altında Güzel Sanatlar Akademisi’nin bir şûbesi olarak açılmıştır.

Programı:
- Sülüs
- Nesih
- Celî ve Tuğra (Tevkî)
- Dîvânî ve Celî Dîvânî
- Kûfî
- Rik’a
- Ta’lik
- Tezhib
- Minyatür
- Teclid
- Ebru
- Âhâr
- Mühreleme


Dârü’l-Hilâfeti’l-Âliye Medresesi
1914 târihli Islâh-ı Medâris Nizamnâmesi’ne göre İstanbul’daki bütün medreseler, merkezî bir sistem içerisinde toplanacaktır. Bu nizamnâmeye göre bu medrese açıldı. Öğretim süresi 12 yıl olarak belirlenen bu yeni medrese, Tâlî Kısm-ı Evvel, Tâlî Kısm-ı Sânî ve Kısm-ı Âlî olmak üzere üç bölümden oluşuyordu. Her kısmın öğretim süresi dört senedir. Her kısım dörder sınıf ve sınıflar da dörder şûbeden oluşuyordu.

Nizamnâme, medreseye alınacak talebelere en az altı yıllık ilköğretim bitirmeyi şart koşuyordu. Bu tâlî kısımların orta öğretime, âlî kısmın ise yüksek öğretime denk düşürüldüğü anlamını taşır.

Medresede öngörülen ders programında geleneksel dînî derslerin yanında sosyal, fen ve matematik branşlar da vardı. Bu derslerin ağırlığı 1910 yılındaki programa oranla daha da fazlaydı. Bir başka husus da bu programda Batılı bir lisânın yabancı dil olarak yer almasıdır.

Yüksek öğretime denk düşünülen Kısm-ı âlî’nin ders programında ise medrese öğretiminin özünü teşkil eden dersler ağırlıklı olarak yer almaktadır.

Daha önce planlanan ancak uygulanmayan Medresetü’l-Mütehassısin projesi, bu nizamnâme ile birleştirilmiştir. Bu medrese üç kısımdan oluşacaktır:
  1. tefsir ve hadis şûbesi,
  2. fıkıh şûbesi,
  3. kelam, tasavvuf ve felsefe şûbesi.

Bunlar ihtisas medreseleridir. Dârü’l-Hilâfeti’l-Âliye’nin âlî kısmını bitirenler bu medreseye alınacaktır.

Medrese öğretime 19 Kasım 1914 târihinde başlamıştır. Medreseye 2.889 talebe alınmıştır. I. Dünyâ Savaşı sebebiyle bu sayı düşmeye başlamıştır.

Medresede yeniliği esas alan nizamnâme, yeni konan dersleri verecek öğretmenin olmaması, dershânenin olmaması, bunlara verilecek ödeneğin olmaması nedeniyle istenilen hedefe kavuşulamamıştır.


Medreselerin İşleyiş Tarzı

Osmanlı medreselerinin programlarının oluşum ve dönüşümü, Selçuklu medreselerinin çizgisinde serbest ve sivil niteliktedir. Osmanlı medreseleri eğitim sistemini branşlaşma ve uzmanlaşma yerine beslendiği aydınlanma ve insan yetiştirme felsefesi ile ilişkilendirerek kavranması mümkün gözüken özgün bir eğitim hizmeti tasarımına dayanmıştır.

Osmanlı medreseleri, yükselme çağında Selçuklu geleneğini aşmıştır. Çünkü medrese târihi boyunca vakfiyelerde birkaç cümle ile program tespiti geleneği, ilk defâ merkezî nitelikli yasal düzenlemelerle bu dönemde aşılmıştır. Vakfiyenin bir medreseyi ilgilendiren hükümlerine karşın, ilmiyye kânunnâmesi ve adâletnâme olarak bilinen büyük ölçekli düzenlemeler, ülke genelindeki bütün medreseleri bağlayıcı hükümler getirmiştir.

Osmanlı medreseleri bütün dünyâya örnek teşkil eden din ve devlet adamlarını yetiştirirken, modern pedagojinin kabul ettiği, Dalton Planı ve Vinetka Sistemi adıyla uygulamaya koyduğu ferdî kâbiliyete göre ferdî öğretim yapmayı hedef alan plan ve programları benimseyen bir metot geliştirmiş, bütün medreselerde bu metot tatbik edilmiştir. Bu metoda göre medreseler, bugün modern pedagojinin de tavsiye ettiği bir tarzda sınıf geçme yerine dersten geçme yolunu seçmiş, mêzuniyeti yıllara değil, kâbiliyet ve çalışkanlığa bağlamıştı. Bu bakımdan medreselerde okuma süresi hoca ve talebenin gayretine bağlı olarak uzayıp kısalırdı.

Zeki ve çalışkan bir öğrenci tahsîlini çabuk tamamlayıp kısa zamanda mêzun olabilirdi. Ancak devlet mêmuru olabilmesi için belli bir yaş aranırdı. Medreselerde umûmî derslerin yapıldığı sınıflarda talebe sayısı yirmiyi geçmezdi. Bu durum, derslerin sık sık tekrarlarla ve karşılıklı soru sorulup cevap verilme imkânını sağlar ve en iyi şekilde öğrenmeye imkân hazırlardı. Bu husus günümüzde de çok önemli kabul edilir.

Medrese modelinin nihâî hedefi, “fakih” denilen bütüncül şahsiyet yapılanmasını gerçekleştirmektir.

İslam aydınlanma ve insan yetiştirme felsefesinin öngördüğü şekliyle fakih: Nefis-Akıl-Kalp üçgeni üzerine inşâ olunmuş, kozmolojik ve naklî bilgi birikimine sâhip, İftâ-Kazâ-Tedris ehliyeti bulunan bütüncül şahsiyet modelidir.

Medreselerin inşâsına çalıştığı, nefis-akıl-kalp eksenli bütüncül şahsiyet modeli; harekî, zihnî ve kalbî tecrübeler kompozisyonudur. Bunun süreç boyutunda açılımı ise şahsiyet sistemine teorik öğrenme tecrübeleri çerçevesinde gerekli bilgi yakıtının girilmesi, ardından kalbi ve hareki tecrübelerle zihnî öğrenmelerin inanç ve beceriye dönüştürülmesidir.

Medrese geleneğinin târih sahnesine çıkışından îtibâren yukarıda işâret edilen anlayış çizgisinde gelişme gösterdiği bilinmektedir. Bu oluşumun somut göstergesi; ders ve ders dışı yaşantıyı ortak amaç ve ilkelerde bütünleştirerek müderris ve öğrenci kitlesi arasında birebir etkileşim fırsatları sağlayacak olan yatılı eğitim modelidir.

Osmanlı medreselerinin amacı ilmiyye sınıfını meydana getirmektir. İlmiyeye girebilmek için sahn düzeyinde bir medrese mêzunu olmak gerekiyordu. Ulemânın kendilerine uygun giysileri vardı. Ulemâ öteki sınıflara tanınmamış olan iki önemli ayrıcalığa sâhiptir. Ulemâ veya medrese hocaları îdam edilemez ve hapsedilemezler ancak görevlerinden alınabilir ya da sürülebilirlerdi. Bu, şeyhülislam ve kadıların hüküm verirken, müderrislerin öğretim yaparken, korkusuzca, akla ve gerçeğe uygun, vicdanlarının sesini dinleyerek davranabilmeleri için düşünülmüştür.

Medreseler, umûmiyetle bir dershâne ve etrâfında yeteri kadar talebe odalarından meydana gelirdi. Yaptıranın isteği ve mâlî gücüne göre, bunların dışında imâret, kütüphâne ve hamam vs. ilâve edilirdi. Her medresenin bir vakfiyesi bulunur ve bu, kurum tarafından yazdırılırdı. Vakfiyede medresenin çalışma şekli ile vazîfelilerin günlükleri ve medresenin masraflarını karşılamak için yapılar, vakıflar gösterilirdi.

Medreseler, eğitim ve öğretimi, bir sınıf ve zümre imtiyâzı olmaktan çıkarmak ve toplumda sosyal adâleti, fertler arasında fırsat ve imkân eşitliğini sağlamak için, parasız yaparlardı.

Medreseler, özel mîmârî tarzı olan, açık, bir avlu etrâfında ve kare şeklinde dizilen küçük kubbeli odalardan oluşan zarif ve ağır başlı eserlerdi. Bu binâlardan birkaçı bir câmi etrâfında sıralanınca bunlara kütüphâne gibi yardımcı têsisler de ekleniyordu. Bu da mahallede bir lise, bir yüksek okul ve hattâ bir üniversite kampüsüne benzer bir ortamın meydana gelmesini sağlıyordu. Ayrıca suhte (öğrenci), dânişmend (asistan veya doçent) ve müderrisler (profesörler) bu mahalleye renk ve karakter veren başlıca sîmâlar oluyorlardı.

Fotoğraf 112- Büyük Ağa Medresesi, Amasya

Medreselerdeki öğrenciler cer usûlü ve huzur usûlü denen usullerle halka açılıyordu. Buna bir anlamda staj demek daha doğru olur. Cer usûlüyle öğrenciler, Recep, Şâban ve Ramazan aylarında köylere dağılır, namaz kıldırırlar, vaaz verirler. Burada öğrencilerin ihtiyaçlarını halk giderir. Böylece öğrenciler halkla kaynaşırlar. Huzur usûlüyle hocalar bir anlamda tâlim yapıp fikir alışverişinde bulunurlar. Ramazan ayında pâdişah hocaları saraya dâvet eder. Dînî metinler üzerinde yorum yapıp tartışırlar. Gelecek olan hocaları şeyhülislam seçer. Tefsir yaparken Kadı Beyzâvî’nin tefsîri esas alınır.

Medreseler XVI. yüzyılın ortalarından îtibâren bozulmaya başlamakla berâber bâzı özellikleri ile XX. yüzyılda benimsenen eğitim ilkeleri benzerlik gösterir. Bunlar: Binâ sistemi, eğitimin parasız olması, dersler arasında tutarlık olması, sınıf geçme değil de ders geçmenin esas alınması, derslerde öncelik-sonralık olarak bir düzenliliğin olması. Öğrenciler, kendi yemeklerini yaparak, odalarını ısıtarak, çamaşırlarını yıkayarak hayata hazır hâle gelirler. Cer sistemiyle halkla kaynaşır, halkı aydınlatır. Mêzun olduktan sonra görevinin başına gider ve halkla diyalog kurmada zorlanmaz. Tanzîmat’tan sonra açılan okullarda öğrenciler fikir ve davranış olarak halktan kopuktur.

Fâtih Kânunnâmesi’ne göre, medreselerin denetimi mahallî müftülüklere bırakılmıştı. Bu durum, eğitim ve öğretim faaliyetlerinin mahallî ihtiyaç ve şartlara göre organize edilmesine faydalı olmakta, halkın eğitim ve öğretim faaliyetlerine ilgi duymasına, medreselere mâlî katkılarda bulunmalarına yardım etmekteydi.

Medreselerde talebelerin ortak ders yapabileceği umûmî ve büyük bir dershâne, onun etrâfında dizili olarak her talebe için ayrı bir oda vardı. Müderrisler umûmî konuları ortadaki büyük dershânede işler daha sonra, her talebe kendi hücresine çekilir ve müderrisi ile baş başa kendi sahasında çalışırdı. Sekiz Tetimme’de her bir hücreye üç suhte konulmuştu.

Fâtih Sultan Mehmet devrinde dersler kahvaltıdan sonra başlar ve öğlen namazına kadar sürerdi. Öğleden sonra öğrenci kütüphâne veya câmide mütâlaada bulunurdu. Günde beş saat, haftada dört gün ders yapılırdı. Sınıftaki öğrenci sayısı yirmi civârında olurdu. Dersleri birkaç satırdan ibârettir. Her derse, bir gün önce, sekiz-dokuz saat bakıp ertesi gün hoca huzûrunda nöbetle bir öğrenci ibâre okur. Hoca bir kat mânâ verdikten sonra etraftan herkes görüşünü hocaya söyleyerek dört-beş saat tartışırlar. O dersi iyice araştırıp inceledikten sonra herkes hücresine gidip ertesi gün okuyacağı derse, hoca huzûruna gelinceye kadar yine çalışır. Bu şekilde her gün zihinlerini geliştirip açarlar. Düşüncede öyle derine dalarlar ki çalıştıkları dersleri anlatsalar kimse anlayamaz. Bâzı öğrencilerin değerinin yüksekliği yedi deniz gibi olan yedi ilimde yüzücülüklerinin ne rütbede olduğu açığa çıkar.

Hocalar öğrencileri usandırmamak ve onları dâimâ ilme teşvik etmek için salı ve cuma günlerini tâtil etmişlerdir. Bu iki günde öğrenciler bâzı malzemelerini hazırlarlar, yaz günü ise mesîre yerlerine gezmeğe giderler. Orada da yine pek boş durmayıp hisab, hendese ilmi, usturlab (gök cisimlerinin yükseltisini ölçmekte kullanılan araç) rub’, misaha, Hind, Kıbt ve Zenc hisâbı, parmak hisâbı, ağırlıkları kaldırma ilmi (mekanik) ve bunlar gibi müstakîlen derse ihtiyaç duyulmayan ilimleri müzâkere ederler. Kış günü ise, geceleri sohbet edip, muammâ, bilmece, muhâzarat, târih, şiir, aruz ve dîvan müzâkere ederler. Bâzıları garib ilimlerle de uğraşır. Ama meşgul edici olduğundan hocalar izin vermezler.

Osmanlı medreselerinde dersler arasında uyum esas alınmıştır. Dersler arasında öncelik sonralık bakımından tutarlık vardır. Sınıf geçme yerine ders geçme sistemi esas alınmıştır. Öğrencileri hayata alıştıran staj uygulaması vardır.

Osmanlı medreseleri müfredat programını bâzı farklılıklarla çeşitli yazarlar vermişlerdir. Bunlar: “Kevakib-i Seb’a” adlı esere (yazarı bilinmiyor), İshak b. Hasan Et-Tokâdî’nin “Nazmu’l-‘Ulûm”’una, Saçaklızâde’nin “Tertîbu’l-‘Ulûm”’una, Erzurumlu İbrâhim Hakkı’nın “Tertîb-i Ulûm”’una, Nebî Efendizâde’nin “Kasîde fi’l-Kütübi’l-Meşhure fi’l-‘Ulûm”’una göre Osmanlı medreseleri müfredat programı vardır.


“Kevakib-i Seb’a”’ya Göre Osmanlı Medreseleri Müfredat Programı

Medreseye gidecek bir talebe, 5-6 yaşında sıbyan mekteplerine alınır. Öğrenciye önce, anlayışı kadar îman telkin edilir. Ergenlik çağına girmiş ise, üzerine namaz farz olduğundan, kendisine Fâtiha ve birkaç kısa sûre öğretilir. Sabî ise, her şeyden önce besmele ile “Rabbî Yessir” duâsı yapıldıktan ve elifba cüzü yâni Arap alfabesi öğretildikten sonra heceye geçilerek Amme cüzüne başlanır. Bir tecvid hocasından Kur’an öğrenilerek hatmedilir. Daha sonra Kur’an’ı tecvitle okumak “farz-ı ayn” olduğundan sabî, Arap ise Arapça, Türk ise Türkçe muhtasar bir tecvid kitabı okur. Bunu Birgili Mehmet Efendi’nin Türkçe “Akâid Risâlesi”nin okutulması tâkip eder. Bu arada Kur’an’ı ezberler. Bir büyük mecliste hâfızlar ve kurrâ huzûrunda Kur’an’ı başından sonuna altı ya da yedi-sekiz saatte dinletir. Şükürnâmesi için büyük bir ziyâfet verilir. Ziyâfettekilere hediyeler takdim edilir. Hıfzını altı saatte dinleten hâfıza “hâfız-ı seri” derler. Bu sırada sabî 8-9 yaşlarındadır. Arapça kelimelere alışması için “İbn-i Ferişteh” gibi beş-on yapraktan ibâret manzum bir sözlük, tabiatının ölçüye alışması için de Farsça kelimelerle ilgili manzum “Şâhidî Sözlüğü” okutulur. Bu esnâda haftada bir-iki gün câmilerde kurrâ meclislerine devam edip her derste ikişer-üçer, mümkünse, beşer-onar âyet okuyarak on dört kıraati tekmil eder. Yine bu yaşlarda “âmâl-i erbaa” denilen dört işlem problemleri öğretilirdi. Kur’an-ı Kerîm’i tecvid ile öğrenmek iktisar; hâfız olmak iktisad; kıraatiyle almak istiksa rütbesidir. Başka bir görüşe göre, hâfız olmak iktisar rütbesi; kıraatleri bilmek iktisad, gerisi istiksa rütbesidir. Öğrenci bu eğitimle sıbyan mektebini bitirir.

Eski bilginlere göre her ilimde üç mertebe vardır. Bunlar, iktisar, iktisad ve istiksa mertebeleridir. İktisar fennin en meşhur meselelerini ihâta etmeye derler. İktisad, meşhurlarını da zikretmeğe derler. İstiksa ise, nâdirlerini de zikretmeğe derler. Başka bir deyişle, kısa metinlere iktisar, orta metinlere iktisad, uzun metinlere de istiksa derler.

Sıbyan mektebini bitiren bir öğrenci, 12-15 yaşlarında iken “Hâşiye-i Tecrid” medreselerine girerek medresedeki öğrenim hayâtına adım atar. Bu öğrencilere “suhte” denirdi. Sahn-ı Seman Medreselerine öğrenci yetiştiren Sekiz Tetimme Medresesi öğrencilerine de “suhte” deniyordu. Bu öğrenciler Sahn Medreseleri öğrencileri olan dânişmendlerden ders görürlerdi.

Öğrenci burada faydalı ilimlerden âlet ilimlerine başlar. Bunlardan, kelimenin kendisinden söz ettiği için bütün ilimlerin önceliklisi olan “sarf” ilmine, duyguda sabî çocuğu yemeğe meme ile alıştırdıkları gibi, akılda da üç mertebenin, aşağı, orta ve yüksek dereceleri dikkate alınıp toplam dokuz rütbeye göre, önce iktisârın aşağı rütbesinde yalnız Emsile-i Muhtelife ve Muttarida’yı gösteren “Siga Risâlesi” kendisine öğretilir. Sonra yine aynı rütbede bütün bâb ve vezinleri alan Binâu’l-Ef’al Risâlesi öğretilir. Bir cüzdür. Sonra ondan daha ayrıntılı yine iktisârın orta rütbesinde ayrıntılı olarak bâb ve vezinleri, kısaca bâzı i’lali zikreden Maksud Risâlesi’ne başlar. İki cüz bir risâledir. Sonra, kısaca babları, uzunca i’lali ihtivâ eden iktisârın yukarı rütbesinde İzzi kitabını okur. Sonra, iktisad rütbesinde ayrıntılı olarak i’lali, zamirleri ve iştikakı ihtivâ eden, bâzı deliller de gösteren Merâh kitabını okur. Dört-beş cüz bir kitaptır. Sonra, iktisâdın yukarı rütbesinde, bâzı nâdir meseleleri, iştikak ve hat ilmini bâzı delillerle zikreden Şafiye kitabını okur. Bu kitabın şerhleri okunurken, takrir olunduğu için istiksa rütbesinden müstağni olup sarf ve nahvi ihtivâ eden istiksa rütbesinden olan Mufassal kitabını okumaya gerek kalmadığından mevzûda sarfa yakın, kelimenin i’rabından bahseden “nahiv” ilmine başlayıp, onda da önce iktisârın aşağı rütbesinde “Avâmil” diye adlandırılan yalnız âmilleri zikreden risâleyi okur. Sonra iktisârın yukarı rütbesinde “Avâmil”’i ve bâzı en meşhur i’rabı zikreden “Misbâh” risâlesini okur. Sonra iktisâdın orta rütbesinde meşhur meseleleri zikreden Kâfiye kitabına başlar. Sonra bin beyitten ibâret olan Elfiyye-i İbn-i Mâlik’i ezberler. Yetmiş beş şerh ve tâlikâtı vardır. Sonra iktisâdın yukarı rütbesinde Kâfiye’nin şerhi Molla Câmi kitabını okur. On beş-yirmi cüz bir kitaptır. Sonra nevâdirin çoğunu da ihtivâ eden istiksa rütbesinde Muğni’l-Lebîb kitabını okur. Ama pek dikkatli bir kitap olup bu mertebede olan öğrenci anlamaktan âciz olduğundan bekleyip zamanla istîdâd hâsıl olduktan sonra okursa pekiyi olur. Bu esnâda şer’î hükümleri boş koymayıp haftada bir-iki gün “fıkıh” ilminin iktisârının aşağı rütbesinden bir kitap okur. Meselâ yalnız namaz meselelerini ihtivâ edip yalnız namaz kitabına göre iktisad rütbesinde, fıkıh ilmine göre iktisârın aşağı rütbesinde olan Halebî kitabını okur. Yirmi cüz bir kitaptır. Onu tamamladıktan sonra yine fıkıh ilminde iktisârın aşağı rütbesinde, en meşhur meseleleri ihtivâ eden yâni hemân günlük meseleleri ihtivâ eden Kudûrî kitabını delile girmemek şartıyla yalnız konu başlıklarına âşinâ olmak için okur. Lâkin yine tertîbinden ayrılmayıp nahiv ilmini tamamladığı gibi her ne kadar sözün hâlin îcâbına uymasından bahsettiği için maânî ilmine başlamak gerekirdi; ama dalliyyet, medluliyyet ve mutâbakata; mubaheseli ve dikkatli bir ilim olduğundan delil getirmek için suğra ve kübrâ bilmeğe bağlı olduğundan nahivden sonra “mantık” ilmine başlayıp iktisârın aşağı rütbesinde mantığın en meşhur konu başlıklarını zikreden İsâgôcî risâlesini okur. Şerh ve hâşiyesi otuzdur. Hâşiye, dört-beş rütbe birbirleri üzerine düşmüşlerdir. Sonra, şerhlerinden iktisârın yukarı rütbesinde Hüsâm-ı Kâtî ve hâşiyesi Muhyiddîn Risâlesi’ni, sonra yine o rütbede Fenârî ve hâşiyesini, sonra iktisâdın orta rütbesinde bütün meseleleri ihtivâ eden Şemsiyye Kitabı’nı, sonra o rütbede Tehzib’i tâlik ve şerhleriyle, sonra iktisâdın yukarı rütbesinde olan delil getirip bahsederek o Şemsiyye’nin şerhi Kutbuddîn-i Şirâzî, hâşiyesi Seyyid ve Kara Dâvud ile okur. Tâlik ve hâşiyeleri yirmi yedidir. Sa’duddîn denen bir şerhi de vardır. Beş hâşiyesi vardır. Öğrenci bu kitabı okurken mubaheseye istidâdı belli olur. Yâni öğrencinin güya mihenk taşıdır. Ne derece cevval bir zekâya sâhip olduğu açığa çıkar. Sonra istiksa rütbesinde “Şerh-i Matalî” okur.

Sonra tartışmada yanlıştan sakınmak için “âdab” ilmine başlar. Onun da iktisar rütbesinde “Taşköprî Şerhi”’ni okur. Sonra iktisad rütbesinde “Mes’ud-ı Rûmî” kitabını okur. Bu “Âdâb-ı Semerkandî” üzerinde şerhtir. Tâlikleri yirmi birdir. Sonra o rütbede Hüseyin Efendi Kitabı’nı etrâf ve havâlîsiyle okur. Üç-dört cüz bir kitaptır. Ama çok meseleyi ihtivâ eder. Sonra “Kadı Adud Metni”’ni ve “Şerh-i Hanefiyye” ve hâşiyesi Mîr ile sekiz îtinâlı hâşiyesi vardır; tahkik ve tetkik ederek okur. Bu ilimde têlif olunanlar “muhtasarat” denilen eserlerdir. Sonradan gelenler şerh ettiler.

Burada başarılı olursa müderristen bir belge (icâzetnâme) almak sûretiyle bir yukarı derecedeki “Miftah” medresesine devam eder. Oradan da Kırklı, Hâriç ve Dâhil medreselerinin derslerini gördükten sonra ister Sahn-ı Semân’a isterse Süleymaniye’ye girerek dânişmend olur. Dânişmend bugünkü karşılığıyla asistan veya doçenttir.

Dânişmendleri müderrisler okuturdu. Bir de müderrislerin yardımcıları vardır. Bunlar dânişmendler arasından ve en liyâkatli olanlardan seçilen muitlerdir. Hem müderrisin derslerini tekrarlar, hem de dânişmendlerin disiplini ile meşgul olurlardı. Sahn-ı Seman muitlerinin ise, bunlara ilâveten Tetimme Medreselerinde suhtelere ders verdikleri görülmektedir. Muitler Ellili medreselerden aşağı seviyelerdeki medreselerde de bulunur. Müderrisler gibi tâyin edilirler. Dânişmendler arasından muit olabilecek vasıfta bulunanların seçimini ise, müderrisler yapar. Muitler iki sene görev yaparlar.

Dânişmendlerin tahsîlinde hocalar iki yol tâkip ederler: Bâzıları mânâya (maânî) başlatıp iktisar rütbesinde olan Telhis Metni’ni, sonra iktisad rütbesinde olan “Şerh-i Muhtasar” kitabını, yirmi cüzden ibâret bir kitaptır, sonra istiksa rütbesinde olan “Mutavvel”’i yâhut “Îzâh-ı Me’ani” kitabını okutur. “Mutavvel” kırk-elli cüzden ibâret fennine mütekeffil, çok değerli bir kitaptır. Pek çok hâşiyesi vardır. Getirdiği deliller ile iddiâ edileni anlamak pek çok ilme bağlıdır. Onun için bâzıları hikmet ilmi ile öbür âlet ilimlerini, maânîden önceye alır, daha sonra maânî okutur. Muhtasar ve Mutavvel, beyan ve bedi ilimlerini içine aldığından gâlibâ onun için aşka kitap okumazlar. Belki maânî, beyan ve bediyi ihtivâ eden Elfiyye-i Halebî’yi ezberler.

Talebe maânî ilminden sonra “Nazarî Hikmet” ilmine başlar. Müslümanların amelî hikmeti fıkıhtan ibâret olduğundan amelî hikmetten bahsetmeyip nazarî hikmeti zikreden iktisar rütbesinde “Hidaye” metnini, sonra şerhi Kadımir ve hâşiyesi Lârî berâber okunup iktisad olur. Sonra yine iktisâdın yukarı rütbesi “Hikmetü’l-Ayn” kitabını okuyup sonra istiksa rütbesinde isteyen Şeyhayn’ın kitaplarına bakar.

Bu ilimden sonra filozoflarla kelamcıların mezheplerini ayırt etmek, Allah’ı ve sıfatları hakkında olan dînî akîdeleri tashih ve tahkik için kelam ilmine başlar. Onda iktisâdın aşağı rütbesinde konu başlıklarını ihtivâ eden “Ömer-i Nesefî Risâlesi”, sonra iktisâdın aşağı rütbesinde şerhi, “Şerh-i Akâid”’i, hâşiyesi “Hayâlî” ile birlikte okur. Pek çok bahisle okunduğundan iktisâdın yukarı rütbesine yakın olur. Hayâlî hâşiyesinin çeşitli İslam ülkelerinde dikkatle şöhreti vardır. Hattâ dört-beş yüz hâşiyesi vardır. Sonra yalnız Allah’ın varlığını ispat konusunda olan “İsbât-ı Vâcib” kitabını ve “Akâid-i Celal”’i tâlikleriyle birlikte okur. Sonra iktisâdın yukarı rütbesinde otuz-kırk cüzden ibâret “Mevâkıf”’ı yâhut istiksa rütbesinde “Şerh-i Mevâkıf” kitabını okur. Yetmiş cüzden ibâret bir kitaptır. Lâkin ‘sürgünce’ okur. Ağır ağır okumağa ömrün tahammülü yoktur. Bâzıları o rütbeden bir cüz aşağı “Şerh-i Makasıd” okuturlar. “Şerh-i Mevâkıf” ve “Makasıd” her ne kadar kelam ilmiyse de âlet ilimlerinin cümlesini, hikmet, hey’et, hendese ve hisâbı zikreder. Hendese ve hisab “mahsusat” kâbilinden olup çok fikre muhtaç olmadığından onu müstakîlen ders edip okumazlar. Heman zikrolunan ilimler arasında müzâkere ederler. İktisar rütbesinde hendese ilminde “Eşkâl-i Te’sis” adlı bir kitabı okurlar. Ondan sonra istiksa rütbesinde delilleriyle Öklidis kitabını okurlar. Hisabda iktisar rütbesinde Bahâiyye’yi okurlar. Üzerine Ramazan Efendi ve Çulli’si takrir olunup iktisâdın yukarı rütbesine yakın olur. Hey’et ilmi hayalden ve faraziyattan ibâret olup hendeseye nispetle zor olduğundan onu sonraya bırakıp müstakîlen ders ederler. Tertîbinde zikrolunur.

Kelam ilminden sonra, “Fıkıh Usûlü” ilmine başlanıp iktisad rütbesinde Tenkih şerhi Tavzih okunur. Yirmi cüz bir kitaptır. Hâşiyesi Telvih ile okunursa istiksaya yakına olur. Sonra yine iktisad rütbesinde Muhtasar-ı Münteha kitabını okur. Lâkin mantık ilmi, fıkıh usûlü ilminin mebnîsi olduğundan başında, mantık ilminin bütün meselelerini zikreder. Ama gâyet kısa ve incelikli olduğundan çözümü çok güç, çok konu olduğundan şerhi Adud ve hâşiyesi Seyyid de birlikte okunur. Adud otuz cüzden ibâret bir kitaptır. Hâşiyesi sayısızdır. Bundan sonra, istiksa rütbesinde “Fusûl-i Bedâyî” kitabı vardır. ‘Sürgünce’ olarak okunur. Yetmiş-seksen cüzdür. Bundan sonra dînî ameller zarûriyattan olduğu için bir fıkıh dersi alıp Halebî ve Kudurî okumuş idi. Şimdi iktisad rütbesinde delil getiren Hidaye kitabını okur. Îtinâlı birkaç ciltten oluşan şerhleri vardır. Fıkıh ilmi dînî gereklerden olduğu için kitapları dâimâ doğru olup istiksa rütbesinde olan Kadıhan, Bezzaziyye vesâir kitapları nihâyetsiz inceler. Bundan sonra, anılan ilimler arasında okunmadıysa hey’ette iktisâdın orta rütbesinde “Şerh-i Çağminî” kitabını okur. Üzerine “Bircendî Hâşiyesi”’ni okursa, istiksaya yakın olur.

Âlet ilimleri tamamlandıktan sonra “Hadis Usûlü” ilminden iktisârın yukarı rütbesinde bin beyitten ibâret olan Elfiyye’yi ezberler. On şerh ve tâliki vardır. İktisad rütbesinde Nuhbetü’l-Fiker’i, şerhi Ali-i Karî ile okur. On üç îtinâlı şerhi vardır. Ondan sonra “Hadis” ilmine başlayıp biri altı yüz bin ve biri üç yüz bin dinlenilmiş hadisten tasnif edilen Allah’ın kitabından sonra kitapların en sahihi olan Buhârî ve Müslim kitaplarını uzman ve olgun muhaddisten okuyup nüshasını tashih eder. Bu rütbe, hadis ilminde iktisar rütbesidir. Hadis ilminde elli adet müsned vardır. Anılan iki kitabı açıklandığı gibi aldıktan sonra onlardan bâzısını da alırsa iktisad rütbesidir. Daha fazlası istiksadır.

Bu ilimden sonra en üstün dilek ve en yüce istek olan “Tefsir” ilmine başlar. Tefsirde iktisar rütbesi, Kur’an’ın iki katı olan tefsîre derler. Vâhidî’nin Veciz isimli tefsîri gibi. İktisad rütbesi, üç katına ulaşan tefsîre derler. Yine Vâhidî’nin “Vasit” isimli tefsîri gibi. Fazlası istiksadır. Meselâ, yine Vâhidî’nin “Vasit”’i gibi. Hâşiyelerden başka, üç yüz altmış tefsir vardır. İstanbul’da çoğunlukla üstattan ders alınan Kadı Beyzâvî’nin tefsîridir. Çünkü tefsir ilminin mebnîleri lügat, sarf, nahiv, iştikak, maânî, beyan, bedi, kıraat, din usûlü, fıkıh, nüzul sebepleri, kıssalar, nasih-mensûh, Kur’an’daki müphem ve mücmeli açıklayan hadisler olup, öğrenciler bu ilimlerin hepsini birer birer almıştı. Şimdi tefsîri üstattan alamaya başlayıp her bir ilmin kâideleriyle amel ederek Kur’an’ın mânâsına ihtisap yolunu üstattan gördükten sonra “Mevhibe” ilmi denen Allah vergisi bir ilim vardır ki üstat onu öğrencide gördüğünde bir büyük meclis düzenler. Âlimler toplanır ve kendisine her ilmi okutmağa izin verirler. Yâni icâzet alırdı.

İcâzet aldıktan sonra kendisi de meclis kurup okutmağa başlar. Bundan sonra her ilmi çıkarmağa hazır hâle gelir. Ama yine bilmediği ilmin ehlini buldukça ondan ders alır. Zîrâ öğrenciyi her çiçekten bal alan arıya benzetirler.

İcâzet, bugünkü tâbir ile bir medrese talebesinin tedris hayâtına atılabileceğini gösteren diploma demektir. İcâzetnâmeyi veren müderris icâzetnâmeye kendi ismini yazdıktan sonra kendisi o dersi kimden okuduğunu yâni hocasının kim olduğunu zincir hâlinde yukarıya doğru kaydederek bunu İslam âleminin en büyük âlimine kadar çıkarıp bağlardı.

İcâzetnâmeler ya tefsir, hadis ve fıkıh gibi dînî ilimlere veya kelam, felsefe ve müspet ilimlere dâir olduklarında göre değişir. Dînî olanları Sadr-ı İslâm’a kadar gidip mevzû ilimler ise bunu vazeden mütehassıslara yâni imamlara kadar dayanırdı.

XIII. asırdan îtibâren Anadolu’da hattâ İran ve Azerbaycan’daki ilim müesseselerinde icâzetnâme silsilesi “şeyhü’l-ulemâ” denilen Fahrüddîn er-Razî’ye kadar giderdi. Fahrüddîn Ebu Abdullah Ömer 1149’da Rey’de doğmuş, 1209’da Herat’ta vefat etmiş olup haklı olarak “allame” ve “şeyhülislâm” unvanlarını almıştır.

Tahsîlini tamamlayarak icâzet alan müderris veya kadı namzedi, bu görevi almak için sıra bekler. Müderris bugünkü karşılığıyla profesördür. Kadının karşılığı ise hâkimdir. Bu sıra beklemeye “nevbet” denir. Anadolu’da müderris veya kadı olmak istiyorsa Anadolu Kadıaskeri’nin, Rumeli’de kadı veya müderris olmak istiyorsa Rumeli Kadıaskeri’nin muayyen günlerdeki meclislerine devam edip “matlab” ya da “ruznâme-i hümâyun” denilen mülâzemet defterine adını yazdırırdı. Mülâzemet, pâdişah cüluslarında, pâdişâhın ilk seferinde, zafer elde ettiğinde ve şehzâde doğuşlarında verilirdi. Bâzen de herhangi bir medresede münhal olup oraya aynı derecede birkaç müderris tâlip olursa aralarında imtihan yapılırdı. Bunun için müderrislere herhangi bir mesele verilerek hem takrirleri dinlenir ve hem de o mesele üzerine bir risâle yazdırılırdı. Bundan sonra bir heyet tarafından tetkik edilen risâleden sonra kim muvaffak olursa münhal medrese ona tevcih edilirdi. Mülâzım verecek talebeleri olanlar, onları mêzun yaparlardı. Talebeleri olmayanlar ise şöhretli âlimlerin dânişmendlerini alırlardı. Müderrisler kendilerini tâyin eden makamlarca, şu durumlarda görevden alınabilirdi: Şer’î özrü olmaksızın görevini terk etmek, âmirlerine karşı çirkin davranmak ve edep dışı sözler söylemek, muitlik (dersi tekrar ettiren) ve mülâzımlığı (asistan) para ile satmak.

XVIII. asırda “teşrîf” denilen şeyhülislam tâyinlerinde ve şehzâde doğumlarında on altışar; Rumeli Kadıaskerlerinin tâyinlerinde sekiz; Anadolu Kadıaskerleri, nakîbüleşraf tâyinlerinde altışar; hekimbaşı ile pâdişâhın imâmı dörder; Mekke ve Kudüs Kadıları beşer mülâzım verirlerdi. Bunlar şeyhülislam vâsıtasıyla pâdişâha arz olunarak irâdesi alınırdı. Bu sistemin bozulması üzerine 1715’te Sadrâzam Şehid Ali Paşa bunu şeyhülislam tâyinlerinde üçer ve kadıasker tâyinlerinde ikişer mülâzım verilmesi olarak değiştirmiş ve bu kânun hâline gelmiştir. Mülâzemet defterinin düzenlenmesi ve zaptı, Rumeli Kadıaskeri’ne âittir.

Devlet-i Âliye tarafından öğrencilere ikram şu şekildedir: Şeyhülislam bâzen dikkatli öğrencileri imtihan edip, imtihanla derecelerine göre ikram buyurur, başka öğrencilerden üstün olanları kendi medreselerine alıp onları orada mülâzemet denen usul ile ikram ederdi. Mülâzım çıkanlar yedi yıl bekledikten sonra yükselmek sûretiyle on rütbe olmak üzere tertip olunan medreselerin aşağı rütbesi ki İbtidâ-i Hâric denilenin biriyle imtihanla dileğine kavuşur. O rütbede yüz müderris vardır. O medresede iki-üç yıl ders okuttuktan sonra yukarı tarafın hareketiyle İkinci Hâric denilen medreseye ulaşır. O rütbede de elli-altmış müderris vardır. Orada da bir-iki yıl ders okuttuktan sonra yine yukarı tarafın hareketiyle İbtidâ-i Dâhil denilen rütbeye ulaşır. Oradan İkinci Dâhile, İkinci Dâhil’den Musile-i Sahn’a, Musile-i Sahn’dan Sahn’a, Sahn’dan İbtidâ-i Altmışlı’ya, İbtidâ-i Altmışlı’dan İkinci Altmışlı’ya, İkinci Altmışlı’dan Musile-i Süleymaniye’ye, Musile-i Süleymaniye’den Süleymaniye’ye ulaşır. Bu yolu ya yirmi beş ya da otuz yılda tamamlar. Ondan sona Bilâd-ı Sitte denilen Kudüs, Halep, Selânik, Yenişehir, Galata ve İzmir’den birine “mahreç mollalığı” denilen mansıp ile kadı olur. Şimdi Diyarbekir’i de bu rütbede saymışlardır.

Bir yıl bitiminde oradan da azlolunup birkaç yıl bekledikten sonra Bilâd-ı Erbaa denilen Şam, Bursa, Mısır ve Edirne şehirlerinden birine kadı olur. Orada da bir yıl bitiminde azlolunup birkaç yıl bekledikten sonra Mekke yâhut Medîne kadısı olur. Orada da yükseltilip zamanla İstanbul Kadısı olur. Oradan azlolunup zamanla Anadolu Kadıaskeri olur. Orada da azlolunup Rumeli Kadıaskeri olur. Oradan da vakit müsâit olup, âlemin döndüğü ve fazîletlerin dolaştığı yer olan şeyhülislam olur.

Şeyhülislam unvânı Hicrî IV. asırda kullanılmış ve fukahâ arasındaki ihtilaflı meseleleri halletmiş olan yüksek âlim ve fakihlere alem olmuştur.

Fâtih Sultan Mehmet’in tedvin ettirdiği kânunnâmede şeyhülislam ve müftü diye iki unvanla da zikredilen zât, ulemânın reisi olarak kaydedilmekte ve daha sonraki târih ve vesîkalarda hem müftü ve hem de şeyhülislam unvanları görülmektedir.


Müderrisler

Medreselerde ders veren öğretim üyesidir. Günümüzdeki “profesör” terimine karşılık gelir. Arapçada “ders” mastarından gelen müderris kelimesi, “ders veren öğretmen ve ders vermeye yetkili ilim sâhibi kimse” mânâsındadır. Târihte, devrin mektep ve medreselerinde eğitim ve öğrenimini tamamlayıp, icâzet (diploma) aldıktan sonra, medreselerde ve câmilerde din ve fen ilimlerini ders vererek öğretenlere müderris adı verilmiş; makamlarına da müderrislik denilmiştir. Müderris tâbiri daha ziyâde X. yüzyıldan sonra yaygınlaşmıştır.

Kur'an-ı Kerîm'in öğretilmesi, İslam eğitimi ve öğretimi bakımından ilk sırayı teşkil eder. Bu sebeple Kur'an-ı Kerîm'i ilk öğreten Peygamberimiz Hz. Muhammed olduğuna göre, İslam dünyâsında ilk muallim ve müderris de odur.

Zamanla İslâmiyet’in yayılması ile Ashâb-ı Kiram arasından seçilenler, diğer beldelere İslâmiyet’i yaymak ve öğretmek için gönderildiler. Peygamber efendimiz ve dört büyük halîfe devrinde bu faaliyet artarak devam etti.

Kısa zamanda Medîne, Basra ve Kûfe birer ilim merkezi hâline geldi. Her biri bir deryâ gibi olan âlimler yetişti. Üç yüz binden fazla hadîs-i şerîfi râvileriyle birlikte ezberden bilip, sahih olup olmadığına vakıf bulunanların sayısı çok fazla idi. İspanya'dan Hindistan'a, Yemen'den Kafkaslara kadar dağılan ilim sâhipleri, gittikleri yerlerde ilim öğrettiler. İmâm-ı Âzam, İmâm-ı Şâfiî, İmâm-ı Ahmed bin Hanbel, İmâm-ı Mâlik gibi mezhep imamları; İmâm-ı Buhârî ve Müslim gibi hadis imamları yetişti.

Bu din büyüklerinin yetiştirdiği talebeler, hocalarından öğrendikleri bilgileri câmilerde, evlerinde, kütüphâne ve mektep gibi yerlerde insanlara öğretmeye gayret ettiler. Ancak zamanla Büveyhîler ve Mısır'daki Müslümanlara yıllarca zulmeden Fâtımîler gibi Ashâb-ı Kiram düşmanlığı üzerine kurulan devletler, İslam ülkelerine çenesi kuvvetli propagandacılar göndererek, Müslümanların zihinlerini karıştırmaya kalkıştılar. Bu propagandacılar, tek tek veya toplu olarak her yerde insanlara sapık fikirler aşılamaya çalıştılar. Memleketlerde anarşi çıkardılar, insanları ve zaman zaman devlet adamlarını öldürdüler. İslam âlimlerinin İslâmiyet’i doğru öğretmelerine mâni olmaya kalkıştılar. Bu sapıklara karşı tedbir olmak üzere ve sistemli bir eğitim ortaya koymak gâyesiyle bâzı İslam devletleri medreseler açtılar. Özellikle Büveyhîleri yıkarak Bağdat'ı kurtaran Selçuklular, daha önce yapılan propagandanın halk üzerindeki têsirini kaldırmak ve Ehl-i Sünnet îtikâdını yerleştirmek için medrese adını verdikleri yeni eğitim kurumlarını vücuda getirdiler. Medreselerin gelir ve giderini karşılamak için vakıflar kurdular. Devlet adamları yanında, halktan da medrese kuranlar oldu. X. yüzyıldan îtibâren Mâverâünnehir ve Bağdat başta olmak üzere bütün İslam âlemine yayılan medreselerde muhtaç talebenin geçimi sağlandı ve hocalara ücret verildi. Medreselerde ehil olmayan kimselerin ders vermesine mâni olmak için, hoca silsilesi Resûlullah Efendimiz’e kadar ulaşan ve hocasından ders verebileceğine dâir icâzet alanlar seçildi. Büyük Selçukluları tâkiben medreselerin kurulması Türkiye Selçukluları, Anadolu Beylikleri ve Osmanlı Devleti’nde de artarak devam etti.

Osmanlı Devleti’nde medreseyi bitiren talebe için ilmiyye sınıfı dâhilinde iki meslek vardı. Bir kimse ya kadılık mesleğini seçer veya müderrislik için mülâzemete başlardı. Kadılık mesleğini seçen, en küçük kazâ merkezlerinden birinde görev alırken, müderrislik yoluna giren de en düşük gündelikli medreseye tâyin olunurdu. Tabiî ki, kadılığın “nâiplik” devresi olduğu gibi, müderrisliğin de “mülâzemet” dönemi vardı. Her iki dalda da ilmiyye mensupları gayret ve başarılarına göre yükselerek daha üst pâyeler elde ederlerdi.

Medreseler, okutulan kitaplara ve bahsedilen ilim dallarına göre kendi aralarında sıralanırken, kazâ merkezleri de nüfuslarına göre, sınıflandırılırdı. En yüksek pâyeli medreseler, Sahn-ı Seman Medreseleriydi. Bu medrese müderrislerinin dereceleri de en yüksek dereceydi. “Mevleviyet kadılıkları” denilen İstanbul, Bursa, Kahire gibi kadılıklara da en üst pâyeye sâhip kadılar tâyin edilirdi. Müderrisler ve kadılar bu seviyede eşit pâyelere sâhip olurlardı. Bunların ikisinden en bilgili ve kâbiliyetlisi Anadolu Kazaskeri olurdu.

Müderrisler, okuttukları derslerden herhangi bir konu üzerinde öğrencilerine münâzara yaptırırlar, sonunda iki taraf arasında hakem olup, görüşlerini söylerlerdi. Dânişmendler arasından ve en liyâkatli olanlardan seçilen yardımcılarına “muit” denirdi. Muitler hem müderrisin derslerini tekrarlar, hem de dânişmendlerin disipliniyle meşgul olurlardı. Sahn-ı Seman muitleri ayrıca Tetimme Medreselerinde ders verirlerdi.

Müderris tâyininde, vücut, zihin ve karakter özelliklerine bakılır; sîmâsının sempatik, akıllı, kültürlü, anlayışlı, adâletli, iffetli, cömert ve gözü gönlü tok olmasına dikkat edilirdi. Bunun yanında, hâl hareket ve huy güzelliğiyle talebelerine örnek olması arzu edilirdi.

Zamânın en ehil kimseleri arasından seçilen müderrisler, dersi talebelerinin anlayacakları seviyede tutarlardı. Bilmediği şeyler hakkında soru sorulduğu zaman, tereddütsüz “bilmiyorum” demekten çekinmezlerdi. Talebesinin kendi kendine iş yapabilecek bir şahsiyet olarak yetişmesine çalışırlardı. Aç ve susuzken, tasalı, öfkeli, üzüntülü veya sıkıntılı zamanlarda ders vermezlerdi. Talebelerine eşit muâmele ederler iltimas ve ayırım yapmazlardı.

Müderrislerin, idâreciler ve halk arasında yüksek îtibarları vardı. Başlarına tülbentle sarılmış büyük sarıklar giyerler, ucunu iki omuzları arasından aşağı sarkıtırlardı. Daha çok beyaz cübbe giyerler, elbiselerinin temiz ve düzgün olmasına çok dikkat ederlerdi.

Müderrislerin derecelerinin ilerlemesi Fâtih devrinde beşer Akçe ile sağlanırken, XVI. yüzyılda otuzlu pâyesine kadar beşer Akçe, ondan sonra onar Akçe ile olurdu. Bir müderris bâzen sâhip olduğu Akçe ile yine o seviyedeki diğer bir medreseye tâyin edilirdi. Bir müderrisin bulunduğu seviyeden üst pâyedeki bir medreseye terakkî etmesinde (ilerlemesinde) birden fazla istekli bulunursa aralarında imtihan açılırdı. İmtihanlar, Rumeli ve Anadolu Kazaskerleri huzûrunda ve çoğunlukla İstanbul'da Zeyrek, Ayasofya ve Vefâ câmilerinde yazılı ve sözlü olarak yapılırdı. Yazılı imtihan için bir risâle (tez) hazırlanır, mülâkatta umûmiyetle mûteber bir fıkıh kitabı olan “Hidaye”'nin bölümlerinden okutulup sorular sorulur ve üstün görülen seçilirdi. Fâtih'in Sahn-ı Semân’ına tâlip olanlar ise “üç fenden” yâni fıkıhtan Sâdeddîn Taftazanî'nin “Telvih” adlı eserinden ve kelamdan Kadı Adudüddîn-i İcî'nin “Mekavıf”, belâgatte Sekkaki'nin “Miftah'ul-Ulum” adlı eserinden imtihan olurlardı.

Hiçbir müderris, şart-ı vakıf hilâfına, (işin ehli olmadan) medreseye tâyin edilmezdi ve vakfiyede müderrise yevmiye kaç Akçe tespit edilmişse ondan aşağısı verilmezdi. Ancak medresenin pâyesi yükseltilerek müderrise daha yüksek bir yevmiye verilebilirdi. Bu durumda yükselen yevmiye, vakfın geliri müsâitse ondan, değilse başka vakıfların zevâidinden veya devlet hazînesinden sağlanırdı.

Osmanlı medreselerindeki görevli müderrisler, aldıkları son Akçe üzerinden tekâüde ayrılırlardı.

Osmanlı Devleti’nde başta pâdişah ve devlet adamları, ilim sâhiplerine (âlimlere, sâlihlere velîlere) karşı büyük bir saygı ve hürmet duyuyordu. Çünkü âlimler Kur'an-ı Kerîm’de ve Hadîs-i Şeriflerde medh ü senâ edilmişlerdi. Bu saygı ve anlayış devam ettiği müddetçe, devlet ve millet gelişip güçlendi, yükselmeye devam etti. İlim adamları da âlimliğin şeref ve haysiyetini ayağa düşürecek hareketlerden sakındılar ve devlet adamlarına gereğinden fazla ve yersiz iltifatlarda bulunmadılar. Ancak vazîfeleri îcâbı ihtiyaç kadar onlarla birlikte oldular. Diğer zamanlarda onlardan uzak durmayı ve ilimle meşgul olmayı tercih ettiler.

Medrese ve müderrisler, insanı dünyânın esiri yapmadan onun fâtihi ve sâhibi yapma vazîfesini gördüler. Osmanlı da bu temeller üzerinde din ve devlet adamlarını en mükemmel bir şekilde yetiştirdi. Ferdî kâbiliyete göre ferdî öğretim yapmayı hedef alan plan ve programlardan daha mükemmel bir metot geliştirerek tatbik etti. Bugünkü modern pedagojinin de tavsiye ettiği bir tarzda, sınıf geçme yerine ders geçme yolunun seçilerek, mêzuniyeti yıllara değil, kâbiliyet ve çalışkanlığa bağladı. Dolayısıyla medreselerde okuma süresi hoca (müderris) ve talebelerinin gayretine bağlı olarak uzayıp kısaldı. Zeki ve çalışkan bir talebe, tahsîlini çabuk tamamlayıp kısa zamanda mêzun olmuş, ancak devlet mêmuru olabilmesi için, belli bir yaş aranmıştır. Medreselerde umûmî derslerin yapıldığı sınıflarda talebe sayısı yirmiyi geçmemiştir. Bu durum, derslerin tekrarlarla karşılıklı soru ve cevaplarla daha iyi anlaşılma imkânını hazırlamış ve talebeye ufuklar açmıştır.

1924'te medreselerin kapatılmasıyla müderrislik, 1933'te yapılan üniversite reformu ile de müderris unvânı kaldırıldı.


Sonuç

Medrese, İslam ilimleri ve özellikle İslam hukûkunun okutulduğu bir eğitim kurumu idi. Osmanlı İmparatorluğundaki en önemli örgün eğitim kurumu olan medrese, devleti ayakta tutan temel kurumlardan bitiydi. Çünkü devlet sistemi ve bürokrasisi eğitilmiş personele ihtiyaç duyuyordu. Özellikle adâletin tevzîini ve hukûkun uygulanmasını sağlayacak kadılar tamâmen medreselerde yetişiyordu. Devletin tâlim ve terbiye yükünü medreseler çekiyordu. Osmanlı halk eğitimi (yaygın eğitim), medrese menşêli vâizler, imamlar, hatipler, müezzinler, sahaflar, kitapçılar v.s. tarafından yürütülüyordu. Bu okullarda, bugünkü anlamda sâdece din görevlileri yetişmiyordu. Edebiyatçısından sanatçısına, hattatından müzisyenine, matematikçisinden tabibine, coğrafyacısından târihçisine, en alt mêmurundan en üst düzey bürokratına kadar Osmanlı’nın yetiştirdiği sayısız kişi büyük ölçüde medreselerin eseriydi. Medrese sâdece ilmiyyeye değil devletin diğer kurumlarına da eleman veriyordu.

Tanzîmât’ın îlânıyla başlayan toplumsal değişimin ve Avrupalı büyük güçlerin etkisiyle artarak süren devletin ve sistemin sekülerleştirilmesi sürecinden sonra, artık geleneksel kurumlar olan medreseler ve tabiî olarak İslam Hukûku Osmanlı’daki monopolistik özelliklerini kaybetti. Avrupa’daki okulları örnek alan yeni okullar açıldı. Buralarda seküler zihniyete sâhip asker-bürokrat bir ekibin yetiştirilmesine başlandı. Devlet, medreseyi ihmal ederken, tercihini tamâmen bu yeni seküler okullar lehine kullandı. Fen ve tabiat ilimleri bir moda hâline geldi. İlim ve çağdaşlık denildiğinde neredeyse sâdece bu dersler anlaşılır oldu. Ulemâ medreseler için de yeni ve modern derslerin konmasını savunmaya başladı.

Bütün zorluklara ve ihmallere rağmen medrese II. Meşrûtiyet’e kadar eski yapısı ve programlarıyla mevcûdiyetini sürdürdü. II. Meşrûtiyet’in sonlarına doğru yapılan ıslah girişimleri incelendiği zaman görülecektir ki, kurtarılmaya çalışılan ve ıslah edildiği sanılan, asırları aşan bir geçmişiyle bilinen klasik medrese sistemi değildi. İlk bakışta, medreseyi ıslah etme gibi mâsum bir söylemle ulemâ ve müderrislerin karşısına çıkan hükûmet yetkilileri desteklendi ve alkışlandı. Ancak özellikle 1913 sonrasında hükûmet laik ve ulusçu çizgide bir politika izledi.

Islah adı altında son yapılan yasal düzenlemeler, aslında medreseleri imam-hatip gibi din görevlileri yetiştiren birer meslek lisesi hâline çevirmeye yönelikti. Medreseyi hiçbir zaman genel eğitim sistemi içine almak ve bu sistemin okullarının sâhip olduğu içtimâî, meslekî ve maddî hak ve görevlere sâhip kılmak düşünülmedi. Zîrâ devlet, XV. ve XVI. asırlardaki devlet değildi. Dayandığı temel unsurlar çoktan değişmişti. İdâreyi elinde bulunduranların kafalarındaki rejim, çok farklıydı. Yeni yönetimin ana eğitim kurumları artık medreseler değil, mekteplerdi.

Medreselerin gözden düşmesi ve gerilemesinde en önemli faktör, Osmanlı devlet yönetimi ve sisteminde gerçekleşen fikrî, siyâsî, sosyal ve kültürel Batılılaşma ve sekülerleşme hâdisesidir. Bu yüzden medresenin gerilemesi, bu sistemin iflas etmesi şeklinde yorumlanamaz. Daha ziyâde bu, devletin dayandığı ilke ve hedeflerin, siyâsal ve sosyal önceliklerinin değişmesinin bir sonucudur.

Osmanlı Devleti’nin hukuk ve adâlet sistemi İslâmî değerlere bağlı kaldığı sürece ve devlet, gücünü İslam’dan ve ilimden aldığı sürece medreseden yetişen müftü, müderris, ulemâ ve kadılar devlet için vazgeçilmez kişilerdirler. Ve medreseler de buna bağlı olarak önemli kurumlar olarak yaşadılar ve finansal olarak güvence içerisindeydiler.

Medreseler, modern pedagojik prensiplerle aslâ çelişmemiştir. Hattâ tamâmen mutâbıktır. Böyle olduğu halde medreseler, kendi sistemlerindeki hastalık veya çağ dışılık yüzünden değil, bu sistemin yetiştirdiği adam ve ürettiği zihniyetten ötürü ihmal edilmiş ve dolayısıyla aynı gerekçeyle târihe gömülmüşlerdir.



Osmanlı ilim ve eğitim-öğretim müesseselerinin en mühim bölümünü medreseler oluşturmuş, daha kuruluştan başlamak üzere, bu müesseselerle devletin idârî mekanizması arasında güçlü bir organik bağ teşekkül etmişti.

Osmanlı medreselerinin kayda değerleri, bizzat devletin yöneticileri tarafından kurulmuş buluyordu.

Osmanlı devletinde ilk medrese, 1330-31 (731)’de İznik’te faaliyete geçti.  Bu medrese, beyliğin ikinci hükümdârı olan Orhan Bey tarafından kurulmuştu. İznik Orhaniyesi adıyla da anılan İznik Medresesi’nin kuruluşuna kadar, Osmanlı Beyliğinde nasıl bir eğitim-öğretim faaliyetinin söz konusu olduğu fazla bilinmemektedir. Fakat Anadolu’nun ve İslam dünyâsının müstakil eğitim-öğretim kuruluşları bulunmayan yerlerinde olduğu gibi, Osmanlı Beyliği sınırları içerisinde de câmi ve mescitler, hem ibâdet ve hem de eğitim-öğretim mahallî olarak hizmet vermiş olmalıdırlar. Ancak, plânlı bir eğitim-öğretim faaliyeti yürütülmediğine göre, bu mahallerde yürütülen faaliyetler netîcesinde kalifiye eleman yetiştirmek de söz konusu değildi. Böyle bir durumda gelişip genişlemekte olan beyliğin, kazâ-adliye ve eğitim-öğretim ve hattâ bürokratik hizmetlerinin yürütülmesinde ihtiyaç duyulan yetişmiş elemanları dışarıdan têmin etmesi de doğal karşılanmalıdır.

Osmanlı Beyliği, Söğüt ve çevresinde şekillenip vücut bulurken, Anadolu Selçuklu Devleti dağılmak üzere idi. Anadolu’nun her tarafında Konya’dan ya tamâmıyla bağımsız veya oraya sözde bağlı bir düzineyi aşkın beylik ortaya çıkmıştı. Osmanlılar hâriç, diğer beyliklerin hemen tamâmı Anadolu Selçuklu Devleti’nin klasik topraklarında hayat bulmuşlardı. Osmanlılar ise, kuzeybatı sınırında, oldukça küçük bir coğrâfî zemin üzerinde mütevâzı bir uç beyliği olarak sahneye çıktılar. Başlangıçta hemen hemen hiçbir büyük şehre hâkim değillerdi; bilâhare ele geçirecekleri İznik, Bursa ve benzeri şehirleri, diğer beyliklerden değil doğrudan Bizans’tan alacaklardı. Dolayısıyla, Karamanoğullarının, Germiyanoğullarının, Hâmidoğullarının ve benzeri Anadolu Beyliklerinin sâhip oldukları -eğitim-öğretim sistemi, adliye-kazâ teşkîlâtı, toprak sistemi vb.- imkânlardan da mahrum idiler. Böyle bir durumda, kalifiye eleman ihtiyâcı pek tabiî olarak, Anadolu’nun Konya, Karaman, Kayseri, Sivas... gibi eskiden birer kültür merkezi durumundaki Selçuklu büyük şehirlerinde ve kuruldukları bölgelerin İslâmî geçmişleri daha eski ve köklü olan öteki beyliklerin başkentlerinde yetişen, fakat buralarda görülen siyâsî ve sosyal huzursuzluklardan dolayı Osmanlı topraklarını güvenli bir sığınak olarak gören okumuşlar tarafından karşılanacaktı. Nitekim ilk Osmanlı medresesi olan İznik Orhaniyesi’ne ilk müderris tâyin edilen ünlü âlim Dâvud-ı Kayserî (ö. 1351), Osmanlı topraklarına dışarıdan gelen bu tür ilim adamlarından biriydi. Ayrıca, Osman Bey’in kayınpederi ulemâdan ve sûfiyyeden meşhur Şeyh Edebali (1326) "Bilâd-ı Karaman’dan"; ilk Osmanlı kadısı olarak bilinen Tursun Fakih kezâ "Bilâd-ı Karaman’dan"; Mevlânâ Hitab b. Ebi’l Kâsım Karahisarî (ö. 1317) Karahisar’dan; İznik Medresesi’nin Dâvûd-ı Kayserî’den sonraki ikinci müderrisi Tâcüddîn-i Kürdî, Alâüddîn Esved (ö. 1397) ve benzerleri, Osmanlı topraklarına dışarıdan gelmişlerdi.

Beyliğin hızla büyümeğe ve bir devlet hâline gelmeğe başlaması ile sınırlı dış kaynaklar yetersiz kalmış olmalı ki, bir süre sonra devleti idâre edenler, ilki İznik’te olmak üzere kendi topraklarında ilim ve eğitim-öğretim müesseseleri kurmağa ve bu sûretle kalifiye eleman yetiştirecek zeminler oluşturmağa yöneldiler. Bilâhare Bursa ve Edirne gibi aynı zamanda devlete başkentlik de etmiş olan şehirlerde, ileri gelen devlet erkânınca olduğu kadar bizzat sultanlar tarafından da medreseler kuruldu. İstanbul'un fethinden sonra bu yeni ve nihâî başkentte Osmanlıların en gözde medreseleri vücut buldular. Bunlar daha önce kurulmuş olan medreselerin en ileri ve en gelişmiş olanları idiler.

Bu medreseler kendilerine has bir eğitim-öğretim sistemi oluşturmaktan ziyâde, buralarda ders veren ilim adamlarının yetişmiş bulundukları, daha önceden İslam coğrafyasında kurulmuş ve faaliyetlerini yüzyıllarca sürdürmüş olan medreselerin hem ilmî zihniyetlerini ve hem de tedris geleneklerini devralmışlardır.

Gerçekte eğitim-öğretim faaliyetleri için devlet bütçesinden herhangi bir pay ayrılmamasına ve bu faaliyetler vakıf sistemi çerçevesinde finanse edilmelerine rağmen, îtibar olunan medreselerin daha ziyâde hükümdarlar veya yönetici sınıfın üst mevkilerdeki diğer üyeleri tarafından kurulmuş olmaları dolayısıyla, yönetim, ilk medreselerden başlamak üzere, elini bu kuruluşların üzerinde tutacak ve bunların kontrolünü zaman içerisinde güçlendirecektir.

Medreselerin, başta sultanlar olmak üzere, hânedânın diğer üyeleri, vezirler, ileri gelen devlet adamları, şeyhülislamlar, bâzı varlıklı yüksek rütbeli ulemâ ve nâdiren halktan zengin kişiler tarafından kurulmuş olmalarının, eğitim-öğretim faaliyetlerini ve bunun niteliğini kurucularının umûmî temâyüllerinin ve beklentilerinin etkisine sokması kadar tabiî bir şey olamazdı. Bu müesseseleri finanse edenlerin vakıf esprisi ile hareket etmiş olmaları, kendi düşüncelerine ve inançlarına uygun hizmetler beklemelerine, pek tabiî ki, engel değildi. Dolayısıyla, medreselerden mêzun olanlar, hemen devlet hizmetine giriyorlar, diğer bir deyişle mêzun oldukları müesseseleri kuranların saflarına geçiyorlar; ya bürokrat, kadı, müftü, kazasker ve şeyhülislam olarak belirli kademelerden geçerek yönetim sistemi içerisinde aktif vazîfeler alıyorlar veya kendilerini yetiştirenler gibi eğitim-öğretim kadrolarına dâhil oluyorlardı. Nitekim biraz da bu yüzden olmalıdır ki, İstanbul’un fethine kadar, devletin önde gelen kuruluşlarının başında ve bâzı yüksek mevkilerde ulemâ zümresine mensup insanlar bulunmuşlardı. Dolayısıyla İstanbul’un fethine kadar Osmanlı vezâret müessesesinin ulemâ menşêli Çandarlı Âilesi uhdesinde bulunması tesâdüfî değildi. Osmanlıların beylikten devlete ve devletten cihanşümul bir imparatorluğa geçiş merhalesinde kurulan ve geliştirilen devlet teşkîlâtının, öncelikle ulemânın zihninde ve elinde şekillendiği de bilinmeyen bir husus değildir.

İstanbul’un fethinin ardından Fâtih Sultan Mehmet tarafından bu şehirde kurulan Sahn veya Sahn-ı Seman ve yâhut Semâniye medreseleri, bu gelişme çerçevesinde fevkalâde ehemmiyetli bir dönüm noktasını temsil ederler. Zîrâ ilk Osmanlı medreselerinin öncelikle devlete eleman yetiştirme misyonu, fethin ardından İstanbul’da açılan medreselere de geçecektir. Belirtildiği gibi, yeni medreselerin açılmasında devletin sınırlarının genişlemesi ve yetişmiş elemana duyulan ihtiyâcın artması, bilhassa teşvik edici bir âmil olmuştur. Bundan dolayı Fâtih Medreseleri, artık klasik yapısını belirlemek üzere olan bir devletin bünyesinde yoğun bir ihtiyâcı karşılayacaklardır. Bu bakımdan Fâtih Medreseleri, Osmanlı eğitim-öğretim târihinde bir dönüm noktası sayılabilirler. Çünkü tepede bu medreseler yer almak üzere, bütün Osmanlı medreseleri yeni bir teşkîlatlanmaya ve tasnîfe tâbi tutulacaklardı. Diğer taraftan, İstanbul alınmış; sultan ve hükûmet merkezi buraya taşınmış; İznik, Bursa ve Edirne’deki medreseler başkente nispeten uzak düşmüşlerdi. Ayrıca, Fâtih’in giriştiği yoğun fetih faaliyetleri, gerek Anadolu’da, gerekse Balkanlarda devlete yeni topraklar kazandırmış ve dolayısıyla buralarda istihdam edilmek üzere çok sayıda kalifiye elemana ihtiyaç hâsıl olmuştu. Bütün bunlara ilâveten, yeni başkentte geçmişin bilgi ve geleneklerini bünyesinde toplamış, muntazam, çevresinde çeşitli sosyal hizmetler veren kuruluşların sıralandığı bir ilim ve kültür merkezi (külliye) kurulması, fethin târihî mânâsını taçlandıracak bir teşebbüs olarak da görülebilir. Bunlara, Fâtih Sultan Mehmet’in, cihanşümul imparatorluğunun yönetim felsefesini cemiyete yayıp yansıtacak insanların yetiştirilmesi arzûsu da eklenince, ortaya Sahn medreseleri çıkmıştır. Bu medreseleri, bilâhare kurulacak ve aynı misyonu benimsemekle birlikte Fâtih medreselerinin bir adım önünde yer alacak olan Süleymaniye medreseleri tâkip edecektir.

Dolayısıyla umûmî olarak Osmanlı medreselerinin devlet bünyesindeki durumlarını, yerlerini ve rollerini daha iyi kavrayabilmek için, hepsini temsil kâbiliyeti bulunan müşahhas bir örnekten hareketle bâzı verileri gözden geçirmek yerinde olacaktır. Bu örnek, biraz önce işâret olunan Sahn medreseleridir. Tabiî ki burada söz konusu edilen, Sahn medreselerinin bizzat kendileri değil, buralarda yetişen, bir süre de olsa hizmet veren ve akademik hayatlarını ikmal ettikten sonra, bir bakıma bürokratik hizmet alanları olarak görülmesi gereken devlet kadrolarına geçen ilim adamlarıdır. Bu ilim adamlarının, devletin yönetim kademelerinde îfâ ettikleri hizmetlerin ve bulundukları mevkilerin niteliği bakımından fevkalâde mühim roller oynadıkları açıkça görülmektedir.

Her şeyden önce, Sahn müderrisleri hem fiili devlet yönetiminde bulunmuşlar ve hem de devletin cemiyetle olan münâsebetlerini -dînî otoritelerini de kullanarak- düzenlemişlerdir.

Sahn Medreselerinin kuruluşundan, yâni 1470’ten XVI. yüzyılın ortalarına kadar burada ders veren ilim adamları olarak tespit edilen 105 kişiden 28 (%25,6)’i Sahn’dan sonra kadılığa yükselmişti. Aynı dönemde bu âlimlerden 5 (% 4,7)’i sancak müftüsü, 10 (%9,5)’u İstanbul kadısı, 7 (%6,6)’si Anadolu Kazaskeri, 7 (%6,6)’si Rumeli Kazaskeri, 7 (%6,6)’si ise şeyhülislam olmuştu. Bunların içinden bir kişi ise -Sinan Paşa- vezîriâzamlığa yükselmişti. Söz konusu 105 kişi içinden, sâdece müderrislikle iktifâ ederek Sahn’dan sonra herhangi bir aktif devlet hizmetine geçmeyenlerin sayısı ise yekûn 40 (%38) kişidir.

Bu temâyül XVI. yüzyılın ortalarından îtibâren, müderrislerin doğrudan aktif devlet hizmetine geçmeleri, yâni bir yönetim kadrosu işgal etmeleri yönünde hızlanacaktır. Meselâ, XVI. yüzyılın sonlarına kadar, yâni yaklaşık elli yıllık bir süre içinde Sahn Medreselerinde ders veren 167 kişiden sâdece 34 (%20,8)’ü müderrislikten sonra başka bir vazîfeye geçmezken, 90 (%53,8)’ı kadılığa kadar yükselmiş, 12 (%7,2)’si Rumeli Kazaskeri olmuş, 9 (%5,3)’u Anadolu Kazaskerliğine, 7 (%4,2)’si ise şeyhülislamlığa getirilmişti. Kezâ, aynı dönem içerisinde 8 (%4,7) kişi sancak müftüsü, 5 (%2,9) kişi İstanbul kadısı, 2 (%1,2) kişi nakîbüleşraf ve bir kişi de nişancı olmuştu.

Aynı temâyül XVII. yüzyılda da değişmeyecektir: Yüz yıl boyunca Sahn’da bir süre de olsa ders veren tespit edebildiğimiz yekûn 648 kişinin büyük çoğunluğu, eğitim-öğretim faaliyetlerinden sonra fiilen aktif yönetim elemanları arasına katılmıştı. Bu dönemde söz konusu 648 kişiden, sâdece müderrislikle yetinenlerin 143 (%22) kişiden ibâret oldukları görülmektedir; aktif devlet hizmetine geçme konusunda bunların mühim bir kısmının ömürlerinin vefâ etmediği de bilinmelidir. Geriye kalanların hemen tamâmının kadı olarak muhtelif kazâlarda bulunduklarını belirtmek gerekir. Ancak, kadı olarak çalışanlar içinde 380 (%58,6) kişi, kadılıkla iktifâ ederken, 39 (%6)’u İstanbul kadılığına, 21 (%3,2)’i Anadolu Kazaskerliğine, 34 (%3,5)’ü Rumeli Kazaskerliğine, 20 (%3)’si şeyhülislamlığa kadar yükselmişti. Bu arada 6 (%0,9) kişinin sancak müftüsü, 4 (%0,6) kişinin ise nakîbüleşraf olduklarını belirtmeliyiz.

Sahn müderrislerinin XVIII. yüzyılda yükseldikleri mevkilerde de önceki yüzyıllara göre fazla bir değişiklik görülmemekte ve umûmî temâyülün devâmını yansıtan bir tablo ile karşılaşılmaktadır. Yüzyılın başından 1730’lara kadar Sahn’da ders veren 243 kişi tespit edilebilmiştir. Bunlardan 60 (%24,7)’ının bilâhare başka bir vazîfeye geçmediğini görmekteyiz. Geriye kalanlar ise, muhtelif kadılıklarda bulunduktan sonra, daha üst seviyelerde vazîfe almışlardır. Bu çerçevede 139 (%57,2)’unun sâdece kadılık ettiğini, 13 (%5,3)’ünün İstanbul kadısı, 6 (%2,5)’sının Anadolu Kazaskeri, 12 (%5)’sinin Rumeli Kazaskeri, 11 (% 4. 5)’inin ise şeyhülislam oldukları müşâhede edilmektedir. 2 kişi de nakîbüleşraf tâyin edilmiştir.

Ortaya çıkan bu tablo, Sahn Medreselerinin yüzyıllarca devlete üst seviyede eleman yetiştirdiğini göstermektedir. Osmanlı idârî sistemi içerisinde kadıların, İstanbul kadılarının, kazaskerlerin, şeyhülislamların, müftülerin, nakîbüleşrafların ne ölçüde etkili şahsiyetler oldukları îzahtan vârestedir. Binâenaleyh, yukarıda gözden geçirilen yaklaşık üç yüz yıllık bir süre içerisinde, şeyhülislamlık makâmına yükselenler içinden 45 kişinin, daha önce Sahn müderrisliğinde bulunduğunu, eğitim-öğretim hizmetlerini burada tamamladıktan sonra kazâya çıktığını ve bilâhare ilmiye mesleğinin en üst seviyesine ulaştığını görüyoruz. Kezâ, aynı süre içerisinde Sahn’da bir süre de olsa ders veren yaklaşık 1200 civârındaki ilim adamından sâdece 277’sinin yalnızca ilim ve eğitim-öğretim faaliyetleriyle yetindiklerini veya daha ilerisine muhtemelen ömürlerinin vefâ etmediğini; geriye kalan büyük çoğunluğun ise yine devletin kazâ ve adliye mekanizması içerisinde şu veya bu şekilde vazîfe aldıklarını müşâhede etmekteyiz.

Aynı durum, değerlendirmeye tâbi tutamadığımız 1730’dan sonraki dönem için de geçerli kabul edilebilir. Ulemânın bu etkisi ve ağırlığı, ancak XIX. yüzyılda, Batı tipi eğitim-öğretim müesseselerinin devreye girmesiyle -o da belirli bir ölçüde- azalacaktır.

Bu durum, Osmanlı medrese hocalarının esas îtibâriyle bürokratik yönleri güçlü birer şahsiyet oldukları mânâsına gelmektedir. Aktif devlet hizmetine geçme, diğer bir deyişle umûmî yönetici kadrosu arasına katılma, kadılıkla başlıyor ve basamak basamak yükseliyordu. Osmanlı yönetim teşkîlatlanması içerisinde kazâ temel yönetim birimidir ve başında kadı bulunur. Bu temel birimin başında bulunan ve burada doğrudan merkezî yönetimin (esas îtibâriyle sultânın) temsilcisi olarak vazîfe gören kadıların fevkalâde yetkileri bulunuyordu. Bu sebeple kadılık, îtibârı ve maddî getirisi de yüksek, ulemâ tarafından oldukça tercih edilen bir vazîfe idi. Bir yönetim elemanı olarak kadının -bu idârî birimin yönetiminde aslî rol oynamasına, sosyal ve idârî fonksiyonlarının genişliğine rağmen, zorlayıcı müeyyide gücü bulunmasa ve bu hususta devlet güçlerinin desteğine muhtaç olsa bile-, merkezî idâre nezdindeki gücü ve etkisi tartışmasızdı. Umûmiyetle müderrisler tedris (eğitim-öğretim), müftüler iftâ (fetvâ verme) ve kadılar ise kazâ (yargı) işleriyle meşgul olmuştur. Bizzat vazîfeli olsunlar veya olmasınlar, kazâ umûru dışında her âlim Osmanlılarda bu işlerle meşgul olmuş ve devlet bunların tasarruflarını geçerli saymıştır. Yâni, kişinin kadı olması, talebe okutmasını (müderris gibi çalışmasını) ve fetvâ vermesini engellemiyordu. Müftü de pekâlâ eğitim-öğretim işleriyle uğraşabilmekteydi.

Kadılara umûmiyetle “hâkimü’ş-şer” veya kısaca “hâkim” de denilmiştir. Sahn müderrisleri ile diğer medreselerin müderrisleri arasında, kazâya çıkmak bakımından farklar bulunmaktaydı. Sahn müderrisleri, devletin yüksek îtibar olunan kadılıklarına getirilmekteydiler. Fâtih’in teşkîlat kânunnâmesine göre, kadılığın en yüksek derecesi, kadılarına günlük 500 Akçe verilmesi gereken taht kadılıklarıydı. Bunlara mevleviyet denilmekteydi. Bu kadılıkların üstünde kazaskerlikler bulunuyordu. Sahn müderrislerinden isteyenler, mevleviyet denilen îtibarlı kadılıklara geçiyorlardı. Ancak, müderrisler doğrudan en yüksek kadılığa çıkamıyorlardı. İlk çıkılan kadılığa ise mahreç mevleviyyetleri (ilk çıkış kadılıkları) adı verilmekteydi. Bunlar, önceleri Kudüs, Halep, Tırhala Yenişehri, Galata, İzmir ve Selânik olmak üzere altı iken, daha sonra Eyüp ve Üsküdar kadılıklarının da ilâvesiyle sekize çıkarılmış, bilâhare Sofya, Girit ve Trabzon da bu kategoriye dâhil edilmişti. Yüksek mevleviyyetler ise İstanbul, Edirne ve Bursa kadılıklarıydı. Bu şehirler Osmanlıların taht merkezleridir. Kadılığa geçen bir Sahn müderrisi, mahreç mevleviyyetinden birinde vazîfeye başlamakta, sonra derece derece yükselerek Bursa, Edirne ve İstanbul Kadısı olabilmekte, bilâhare Anadolu ve Rumeli Kazaskeri ve ardından imkân doğması durumunda şeyhülislamlığa kadar yükselebilmekteydi.

XVI. yüzyılın ikinci yarısından sonra, mevleviyet hükmündeki kadılıkların sayılarının hızla arttığı; Anadolu’da ve Rumeli’de belli başlı bütün büyük şehirlerin mevleviyet durumuna getirildiği anlaşılmaktadır. Sahn müderrisi olarak vazîfe görmüş oldukları tespit edilen yaklaşık 1200 civârındaki müderristen pek çoğu, bilâhare “mevleviyet îtibar olunan” kadılıklara yükselmişlerdi. Bunların içerisinde Şam, Kahire, Mekke ve Medîne, Diyarbakır, Erzurum, Ankara, Kayseri, Tokat... gibi birçok şehri saymak mümkündür. Eyüp (Haslar), Galata, Silivri, Çatalca, Üsküdar gibi İstanbul’un çevresindeki bâzı kadılıkların zaman zaman birleştirilerek mevleviyyetler hâline getirildikleri görülmektedir. Anadolu’da ve Rumeli’de de bâzı kadılıklar aynı şekilde birleştirilip mevleviyyetler oluşturulmuştur.

Osmanlı medreseleri müderrislerinin, devlete sâdece kadılık yoluyla hizmet verdiklerini sanmamak gerekir. Onlar, bu fiili hizmetlerin dışında, yetiştirdikleri yüzlerce, binlerce talebe ile de cemiyetin aydınlanmasında ve yeni ilim adamlarının yetişmesinde mühim hizmetler îfâ ediyorlardı. Bunlar, bir taraftan fiilen medrese hocası olarak talebe yetiştirirken, diğer taraftan kadı olarak, müftü olarak, kazasker ve şeyhülislam olarak aynı vazîfelerini devam ettiriyorlardı. Öte yandan, cemiyetin kendilerine fevkalâde îtibar ettiği kişiler olmaları hasebiyle, devletle cemiyet arasındaki ilişkilerin düzenli bir şekilde yürütülmesinde -nispeten sivil ve bilhassa dînî kimlikleri ile birer aracı rolü oynayarak- ehemmiyeti inkâr edilemez vazîfeler îfâ ediyorlardı.

Osmanlı medreselerinde ilmî faaliyetlerde bulunan insanların amatör ilmî hedefler gözetmekten ziyâde, devletle bu ölçüde bütünleşmiş olmaları, diğer bir deyişle, tipik bir bürokrat kimliği kazanmaları, onların ilmî faaliyetlerini de etkileyecektir. Böyle bir ulemâ kimliği, kendisini devletten ve onun doğrularından bağımsız görmek, ilmî faaliyetlerinde mutlak hakîkati aramak yerine, onun değişebilen, konjonktürel hakîkatlere yönelmesine yol açacak; bu sebeple bugün “aydın bağımsızlığı” denilen ve mevcûdiyeti hâlâ büyük bir problem olarak ortada duran mefhum hemen hemen bütünüyle bir tarafa itilecek ve ilmî faaliyetlerin motoru sayılabilecek olan tefekkür ve tartışma ortamı oluşturulamayacaktır. Böyle bir ortamda ulemânın fikir ve değerler dünyâsı, mesâî sahası veya devletin doğruları ile sınırlanmış olacaktı. Artık o, bu sınırlar içerisinde fikir üretecek, değer benimseyecek ve eser verecektir... Böyle bir durumda uçsuz bucaksız tefekkür ufukları söz konusu değildir. Bilâkis mevcûdu öğrenmek, öğretmek ve onunla yetinmek tercih edilecek; yeni arayışlar, yeni tercihler, yeni fikirler ve sınır tanımaz ilim tecessüsü çekinilecek veya fazla îtibar edilmeyecek yönelişler olacaktır. Esâsen belki de bu sebeple ve böyle bir ortam dolayısıyladır ki, Osmanlı medreselerinin meselâ bir Gazzâlî’si, bir Râzî’si, bir Devvânî’si, bir Taftazânî’si, bir Cürcânî’si, bir İbn Teymiyesi, bir İbn Haldun’u ... yoktur. Binâenaleyh, İbn Kemal, Ebussuud Efendi ve benzeri meşhur Osmanlı ulemâsının mevcut şöhretlerini değerlendirirken, ortaya koydukları ilmî eserlerin yanında, başında bulundukları ve işgal ettikleri makamları da dikkate almak mecbûriyeti vardır ki, bu da ayrı bir konudur.














Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.